Öyle bir dönemdeyiz ki...

Türkiye, bugünlerde, demokrasinin dünya ölçeğinde gerilemesinin "ibresi" olarak gösteriliyor. Tanınmış demokrasi kuramcısı Larry Diamond, "Vladimir Putin'in Rusya'sı ve Erdoğan'ın Türkiye'si, Venezuela, Tayland, Botswana, Bangladeş ve Kenya'nın yanısıra, bu trendin reklam afişleri" diyor.

Bugünlerde, eskilerin “adam fıkdanı” dediği, “devlet adamı kıtlığı” çekilen bir dönemdeyiz.

Özellikle, Ortadoğu bölgesinin son yüzyıllık düzeninin altüst olmaya başladığı, yerini neyin ve ne şekilde alacağının henüz netleşmediği başdöndürücü bir geçiş dönemi yaşıyor olmamız, bu “adam kıtlığı”nı daha da önemli kılıyor. Zira, söz konusu sarsıntılı geçiş dönemi, sadece bölgeyi değil, tüm uluslararası sistemi ilgilendirecek özellikle taşıyor.

Michael Ignatieff (Harvard profesörü, kalburüstü aydın, Kanada Liberal Partisi’nin eski lideri) bu “eksikliği”, Vaclav Havel’e dair bir biyografi kitabının tanıtımı için kaleme aldığı “The Hero Europe Needed” (Avrupa’nın İhtiyacı olan Kahraman) başlıklı yazısında “kahraman” eksikliği olarak ifade ediyor.

“Kahramanlığın siyaset için hayati olduğu” savından yola çıkıyor ve “kahraman”ı; “duymak istemediklerimizi söyleyen, bir ilke için muhtemel bir yenilgiyi göze alan, muazzam dezavantajlarla boğuşan ve bunları yaparken, bize, siyasetin sadece mümkün olan yapma sanatı değil, imkânsızı yapma sanatı olduğunu gösteren” kişi diye tanımlıyor.

Ignatieff’den:

“Bugünlerde kahramanların eksikliğini her yerde ama özellikle siyasette duyuyoruz. Arap Baharı Kahire sokaklarında ortaya çıkan liderleri tüketti. Burma’da Aung San Suu Kyi bir azize olmanın bir siyasetçi olmaktan daha kolay olduğunu öğrenmiş durumda. En azından şu aralar, esareti sırasında sahip olduğu ahlakî sesi kaybetmişe benziyor. Çin’de siyasi kahramanlar bol ama bunların birçoğu hapishanede. Rusya’da, zulme karşı kahramanca direniş, şimdi ezilme tehlikesi altındaki sivil toplum kuruluşu Memorial’ın bürolarında sürüyor. Onun (Memorial’ın) dışında, siyasi elitler, kendilerini nereye götürdüğünü bilmeden, korkakça, Putin’in savaş arabasına binmiş durumdalar. Avrupa’da, Angela Merkel, rekabet gücü açısından saygı uyandırıyor ama cesareti nedeniyle değil; François Hollande muktedir olduğunu gösterebilmek için mücadele içinde; ve David Cameron bir başbakan taklidi olmaktan memnun görünüyor...”

Ignatieff’in sözünü ettiği “Memorial”ın 2012 yılında, “Uluslararası Hrant Dink Ödülü” almış olduğunu hatırlatalım. Her yıl, Hrant’ın 15 Eylül’deki doğum gününde verilen ödülü 2012 yılında içerden İsmail Beşikçi, dışarıdan Rusya’nın Memorial adlı yürekli sivil toplum kuruluşu almıştı.

Yukarıdaki anlatımda, ne “kahraman” ve ne de siyasette aranan “devlet adamı” özelliği bakımından Tayyip Erdoğan’ın hiç yer almadığı, akla bile gelmediği farkediliyor olmalı.

Batı dünyasında “devlet adamı kıtlığı”, Batı dünyası dışında “özgürlükçü-demokrat” nitelikte, uluslararası siyasette “kahraman” olarak algılanacak “lider” kıtlığı şeklinde tezahür ediyor. Burma’daki Aung San Suu Kyi’de bu konudaki dönüşüm bu bakımdan çok çarpıcı. Aynı şeyi, bundan on yıl önce dünyanın çok yerinde ve en başta Ortadoğu’da büyük heyecan uyandırmış olan Türkiye’nin lideri yani Tayyip Erdoğan için de söyleyebiliriz.

Tayyip Erdoğan, bugün artık Putin ya da Venezuela’nın müteveffa lideri Hugo Chavez ile karşılaştırılabilecek duruma gelerek, kendisini tarihte alabileceği parlak yerden, kendi elleriyle diskalifiye etti.

Bir liderin kendi ülkesinde bir dönem popüler olması ve popülerliğini epey bir süre koruyabilmesi, tarih nezdinde onu “kahraman” yapmaya yetmiyor. Aksine, “baskıcılığa” sapmak, “Tek Adam” yönetimine yönelmek, “otoriterleşmek”, gibi tarihte örneği çok görülmüş türden bir sıradanlığı seçmek, o liderin önemsizleşmesine, tarihte “kötü nam” ile anılacak hale gelmesine ve bir süre sonra, çoğunlukla kendi iradesi dışında sahnenin dışına çıkmasına yol açıyor.

Tayyip Erdoğan’ın da durumu böyle görünüyor. Tayyip Erdoğan örneği, siyaset biliminde şu sıralarda başlayan bir tartışma için geçerli bir örnek. Shadi Hamid’in The Atlantic dergisinde yayımlanan, “The Future of Democracy in the Middle East: Islamist and Illiberal” (Ortadoğu’da Demokrasinin Geleceği: İslamcı ve Özgürlükçü olmayan) başlıklı yazısı –üstelik Türkiye’yi ayırarak, dahil etmeyerek- tam da bu konuyu işliyor. (Illiberal sözcüğünü kullanıldığı bu bağlamda “özgürlükçü olmayan” şeklinde çeviriyoruz.)

Shadi Hamid, Ortadoğu’da demokrasi deneyimi, özellikle Müslüman Kardeşler ve Mısır’daki siyasi gelişmeler konularında önde gelen bir uzman. Yazısının şu bölümünü izleyelim:

“Gelişmekte olan dünyada bağnaz demokrasinin ortaya çıkışı, demokratik yollardan seçilmiş liderlerin halktan aldıkları yetkiyi temel özgürlükleri kısıtlamak için kullandıklarına tanıklık etti. Seçimler hâlâ serbest ve hilesiz ve dirençli ve faal muhalefet partileri mevcut. Ama iktidar partileri, muhaliflerini rakipleri olmaktan ziyade düşmanları olarak görerek, medya özgürlüklerini kısıtladılar ve devlet bürokrasilerine kendi yandaşlarıyla doldurdular. Demokratik süreci üzerindeki kontrollerini sistemi kendi çıkarları için şike aracı olarak kullandılar. Bazı durumlarda, Hugo Chavez dönemindeki Venezuela’da olduğu gibi, kişiye tapınma, bağnaz demokrasinin sağlamlaştırılmasının merkezi haline geldi. Bu, bazen, yolların üzerine dikilen billboardlardaki “Chavez halktır” afişleri örneğinde olduğu gibi komedi sınırlarına dayandı.”
Bu satırlar, neredeyse kelime kelime 2014-2015 Türkiye’sini, Tayyip Erdoğan’ın dilindeki “Yeni Türkiye”yi yansıtmıyor mu?

Ortadoğu’daki gelişmeler üzerine canlanan “demokrasi tartışması”nın ortaya koyduğu bir “olgu” da şu:

İslamcıların iktidarı, bir demokrasi “liberal demokrasi” olmaktan çıkartarak, kaçınılmaz biçimde, “özgürlükçü olmayan demokrasi”ye yani Ortadoğu’ya uyabilen bir tür “demokrasi karikatürü”ne götürüyor.

Hem “özgürlükçü olmayan” hem de şekli “demokrasi” olan bir sistem olur mu?

Olur. Özellikle, İslamcıların yönetiminde olduğu seçime dayalı sistemlerde özellikle ve hatta kesinlikle olur. Türkiye’de olduğu gibi. Türkiye’deki gibi bir “özgürlükçü olmayan demokrasi” ise iktidarın değişmeme garantisi hesabıyla seçimlerin yapıldığı bir tür “light diktatörlük” ya da “otoriter rejim” ile eş anlamlı da olabilir.

Nitekim, New York Times’ın etkili köşe yazarı Thomas Friedman dünkü “Democracy in Recession” (Demokrasi Gerilemede) başlıklı yazısında “Erdoğan’ın Türkiye’nin bir demokrasi olduğunu söylemek artık gerçekten çok zor” demiş ve eklemişti: “Daha da kötüsü, Türkiye’nin demokrasiden uzaklaşması çok daha büyük bir küresel trendin bir parçası: Demokrasi gerilemede.”

Türkiye, bugünlerde, demokrasinin dünya ölçeğinde gerilemesinin “ibresi” olarak gösteriliyor. Tanınmış demokrasi kuramcısı Larry Diamond, “Vladimir Putin’in Rusya’sı ve Erdoğan’ın Türkiye’si, Venezuela, Tayland, Botswana, Bangladeş ve Kenya’nın yanısıra, bu trendin reklam afişleri” diyor.

Türkiye’de demokrasinin nasıl çiğnendiği ve geriletildiğini sıraladıktan sonra bütün bunların “Erdoğan’ın, şaşırtıcı biçimde ve artan ölçülerde, kişisel cüretkarlıkla iktidarı elinde toplamasına denk geldiği”nin altını çiziyor.

Öyle bir dönemdeyiz ki, bugün demokrasi mücadelesi, herşeyin başında ve öncelikle, Tayyip Erdoğan’ın her türlü kişisel hesaplarına karşı çıkmak ve direnmek demektir.