Özür dilemek, doğruyu yapmak, inat etmek...

Irak'ta yapılan Libya'da yapılmadı. Libya, Irak'tan beter oldu. Suriye'de, ne Irak'ta ve ne de Libya'da yapılan yapıldı; Suriye, ikisinden beter, büyük bir "insanlık felâketi"ne dönüştü.

LONDRA - Tony Blair’in Irak Savaşı’ndan ötürü “özür dilediği” haberine gözüm iliştiğinde şaşırmıştım. İstanbul’da gözüme ilişkin haberin ayrıntısına Londra’ya ayak basınca eriştiğimde, şaşırmama gerek bulunmadığını anladım. Tony Blair, bildiğim gibiydi…

Birkaç yıl önce İstanbul’da Kemal Derviş ile birlikte konuşmacı olarak katıldığım kamuya açık olmayan bir panelin moderatörüydü Tony Blair. Kendisiyle o vesileyle tanıştım ve Irak Savaşı üzerine geriye dönük olarak değerlendirmesini, oldukça ayrıntılı bir biçimde, öğrenme fırsatım oldu.

Irak Savaşı’nda oynadığı rolden ve benimsemiş bulunduğu olduğu siyasi pozisyondan pişmanlık duyması söz konusu değildi ve olamazdı. Zira, konuya, “tarih felsefesi” üzerinden yaklaşıyordu. Değerlendirmesini ona göre yapıyordu. Dolayısıyla, aradan geçen yılların, geriye bakıp, “hata yapmışım” değerlendirmesine onu götürmesi mümkün değildi.

Nitekim, Londra’ya gelip, açıklamasını daha ayrıntılı biçimde öğrendiğimde, özür dilemek bir yana, “Sadddam Hüseyin’i devirmiş olmaktan ötürü özür dileyemeyeceğim” mealindeki cümlesiyle, tam tersine yöndeki tutumunu sürdürdüğünü gördüm. Tony Blair, Saddam’ın devrilmesinde ABD ile birlikte oynadığı rolü savunmaya devam ediyor.

Peki, nereden çıktı bu “özür” konusu?

CNN’de Fareed Zakaria’ya verdiği mülakatta Irak’ın işgalinin, “İslam Devleti”ne (yani IŞİD’in) giden yolu açmış olduğuna ilişkin görüşte doğruluk payı var” demiş. Ve eklemiş: “2003 yılında Saddam’ı devirmiş olan bizlerin, 2015’teki durumdan ötürü hiçbir sorumlulukları bulunmadığı elbette söylenemez.”

Bu sözler, bir “özür” ifade etmiyor ve “özür” anlamına gelmiyorlar.  Hatta, Tony Blair’in basın danışmanı, ayrıca bir açıklama yaparak, Blair’in sözlerinin “zalim bir diktatör olan Saddam Hüseyin’in devrilmesinin doğrudan sonucu olarak IŞİD’in ortaya çıkmış olduğu anlamına gelmediği”nin altını çiziyor; “Tony Blair’in El Kaide’nin (Irak’ta)  yenilgiye uğratılmış olduğu 2008 yılında IŞİD’in adının pek az duyulmuş olduğunu” söylemiş olduğuna dikkat çekiyor.

İşin “özür” faslı şu cümlelerinde:

“(Irak’ta) Aldığımız yanlış istihbarattan ötürü özür dilerim. Savaş planlamasındaki bazı hatalardan ötürü ve tabiatıyla rejimi devirdikten sonra ne olacağına dair anlayışımızdaki hatadan ötürü özür dilerim.”

Özür, Saddam’ı devirmiş olmakla ilgili değil.

“Bununla birlikte şunları da kavramak önemlidir: Bir, 2011’de başlamış olan Arap Baharı’nın da bugünkü Irak üzeride etkisi olabilirdi ve iki, IŞİD, aslında, Irak’taki değil Suriye’deki bir üs üzerinden gün ışığına çıkarak önem kazandı.”

Tony Blair, tarihe meraklı insanlar ve ayrıca geçmişe dönük değerlendirme ve geçmiş ile hesaplaşma gerekliliğini hisseden hemen herkes için, ilginç sözler söylüyor. 

“Irak’ta müdahaleyi ve asker göndermeyi denedik. Libya’da asker göndermeden müdahaleyi denedik. Suriye’de hiçbir müdahaleyi kesinlikle denemedik ve rejim değişikliğini istedik.”

Bu üç örneğin herbiri bir diğeriyle, gelinen nokta bakımından ortaklıklar gösteriyor. Her üçü de eski devlet yapılarını tümüyle kaybetmiş ve fiilen parçalanmış durumdalar.

Üçü arasında en “ehven” sayılabilecek olanı da, Irak. Bağdat, Şam’dan görece olarak daha işlevsel bir  başkent sayılabilir. Hatta, ülkenin “federal” bir düzenleme ile toprak bütünlüğünü korumuş olduğu bile ileri sürülebilir.

Buna karşılık, savaşın hüküm sürdüğü Suriye, eski sınırları içinde varolabileceği kuşkulu bir halde, paramparça. Suriye’deki rejim, ancak Rusya’nın askeri desteğine, özellikle hava gücüne ve İran’ın kara birliklerine  dayanarak, başkenti Şam’ı elinde tutabiliyor.

Libya’nın başkenti de kalmadı. Ülkenin doğusunda Tobruk’ta başka hükümet, bilinen başkenti Trablus’ta başka hükümet, ikisi arasında kalan bölgede ve güneydeki Fizan’da başka yönetimler var. Bugün, dört-beş ayrı yönetimin hüküm sürdüğü, devletin tümüyle çökmüş bulunduğu bir toprak parçasının adı.

Dolayısıyla, Tony Blair’in şu değerlendirmesini elinizin tersiyle bir kenara itemezsiniz:

“Eğer 2003’teki (yani Irak’ın işgali) politika başarısızlıkla sonuçlanmışsa bile, farklı politikalar izlenmiş olsa, onların daha iyi sonuçlar vereceği de belli değildir. “

Irak’ta yapılan Libya’da yapılmadı. Libya, Irak’tan beter oldu. Suriye’de, ne Irak’ta ve ne de Libya’da yapılan yapıldı; Suriye, ikisinden beter, büyük bir “insanlık felâketi”ne dönüştü.

Türkiye jeopolitiğinin söz konusu güneydoğu ve güney ekseninde tüm dünyadaki uluslararası ilişkiler kalıplarını etkileyen gelişmeler, bir ölçüde Milan Kundera’nın “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanının giriş bölümünde Çekler ile ilgili yazmış olduklarını andırıyor.

Kundera, Çekler’in kendilerinden güçlü “düşman”a karşı bir seferinde başkaldırdıklarını ve neredeyse tarihten silinecek kadar şiddetle ezildiklerinden söz eder. Yüzyıllar sonra ise, benzeri bir durumda bu kez başkaldırmadıkları halde, felâket üzerine felâket yaşarlar. Nazi Almanya’sının işgali altına girerler, ardından Sovyet totalitarizminin pençesine düşerler.

Hangisi doğrudur? İlk seferinde başkaldırmasalar mı kendileri için doğru olacaktı; yoksa, 20. Yüzyıl’da yani benzeri durumla ikinci kez karşılaştıklarında yine başkaldırsalar mıydı? Veya, her iki seferden birinde ya da her ikisinde aksi bir yolu seçseler, “sonuç” farklı olacak mıydı?

Milan Kundera, bu konuyu Almanca “Einmall ist keinmaal” ifadesiyle tanımlar.

“Doğru”su nedir? Bunu, bugünden geriye bakarak, çok kez bilemeyebilirsiniz.

Ancak, bütün bu “dersler”den yola çıkarak, bugün devam edegelen bir durumda “yanlış”ın ne olduğunu görebilirsiniz. Örneğin, Türkiye’nin Suriye politikasının bugüne kadar uygulandığı halinin Suriye’ye bugün bir yarar sağlamadığı ve gelecekte de sağlamayacağının anlaşılması gerekir.

Dahası, bu politikada ısrarın, Türkiye’yi de “Suriyeleşmek”e sürüklediğini de teşhis etmek, artık, çok zor olmasa gerek.

Israr ve hatta inat…

Londra’ya uçarken Jimmy Carter’ın Suriye’deki savaşı sona erdirmek amacıyla Rusya’nın tasarladığı “5-ülkeli plan”dan söz eden yazısını okudum. Giriş bölümleri şöyleydi:

“Suriye cumhurbaşkanı Başşar el-Esad’ı Londra’da bir üniversite öğrencisi olduğu dönemden beri tanırım. Göreve geldiğinden bu yana da onunla saatler süren görüşmelerde bulundum. Bu, çok kez, diplomatik ihtilaflardan ötürü büyükelçilerimizi Şam’dan çektiğimiz sıralarda, ABD hükümetinin benden ricası ile oldu.

Başşar ve babası Hafız, bu yabancılaşma dönemlerinde Amerikan Sefareti’nden hiç kimseyle konuşmama politikası izlediler. Ama, bana konuşurlardı. Dikkat ettim ki, Başşar kendi altında olan hiç kimseye ne bir konuda danışır, ne öyle bir kimseden bilgi alırdı. En süreklilik gösteren karakteristik özelliği inadıydı. Kanaatini değiştirmesi psikolojik olarak neredeyse imkânsızdı…”

Başşar Esad’ın Suriye’yi ne hale sürüklediği ortada.

Başşar Esad, Carter’ın anlattığı karakteristik özelliğe sahip tek cumhurbaşkanı olmasa gerek.

Yukarıdaki paragrafta yer alan Başşar Esad ismi yerine, bir başka cumhurbaşkanının ismi yerleştirilse…

Fark farkedilmeyebilir…

İpek-Koza Grubu'na yapılanları bu yazıyı yazdıktan sonra yurtdışında öğrendim. Ülkemde özgürlüklerin bu kadar kaba bir saldırı altında bulunmasından utanç ve infial duyuyorum. Zorbalığa boyun eğilmedikçe Türkiye için umut var demektir.