Post-Viyana Suriye: Quo Vadis?

Suriye'de söz konusu 'takvim'e uyarak 'mutlu son'a ulaşmak, 2013-2014 arası gerçekleştirilmiş olup 'mutlu sona ulaşmayan' Filistin-İsrail doğrudan görüşmelerine oranla, tarafların çokluğu, 'saha'nın karmaşıklığı birçok bakımdan çok ama çok daha zor

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin CNN’in ünlü muhabiri Christiane Amanpour’a önceki gün verdiği demeçte, “Türkiye ile birlikte harekat hazırlığındayız” sözleri büyük yankı yarattı. Kerry, Türkiye-Suriye sınırının IŞİD’in elinde bulunan bölümünün “İslam Devleti”nin, böylece, elinden çıkarılacağını öne sürmüştü.

Yani “Fırat’ın batısı”nı kastederek, 98 kilometre uzunluğundaki bir alandan söz etmişti. Onun sözleriyle, “Kuzey Suriye’nin Türkiye ile sınırlarının zaten yüzde 75’i IŞİD’e kapatılmıştı.” Geri kalanı da, çok yakında, Türkiye ile birlikte mücadele edilerek, IŞİD’den temizlenecekti.

İşin ilginç yanı, Kerry, neredeyse kelime kelime aynı açıklamayı yine CNN’de tanınmış ve düşünür Fareed Zakaria’ya iki gün önce yani 15 Kasım’da da yapmış, nedense Türk medyasında tek satır yer bulmamıştı.

Herhalde, gözler Antalya Zirvesi’ne ve Paris’teki IŞİD saldırısına takılı kalmış olmalı. Ama, Kerry’nin söz konusu açıklamayı önceki gün ilk kez yapmamış olmasını bilmek, belki, konuya ilişkin “drama” unsurunu bir nebze aşağıya çekebilir.

Aslına bakılırsa Paris’teki kanlı terörist saldırı ve Antalya’da G-20 Zirvesi, Kerry’nin girişimiyle Viyana’da geçen hafta cuma ve cumartesi günleri sağlanmış olan ve Suriye’ye ilişkin ilk kez bir “geçiş takvimi” üzerinde anlaşılmış olduğu izlenimini veren çok önemli gelişmeyi de belli ölçülerde gölgeledi.

Kerry, yine ayın 15’inde Viyana’da başlatılmış olan ve büyük ölçüde kendi eseri olan Suriye’deki barış süreci hakkında bir grup Amerikalı gazeteciye,  çok önemli bir açıklama yapmıştı:

“... Şu anda, bazı imkânlar sunan gerçek bir sürece sahibiz. Dört hafta önce elimizde böyle bir süreç yoktu. Yani, dört hafta kadar bir süre önce, Viyana’da biraraya gelene dek, geçerli bir siyasi süreç söz konusu değildi. Viyana’da ilkeler üzerinde ortak bir anlaşmaya vardık, Rusya ve İran’ın da yer aldığı masada, görüşmelere hayatiyet kazandırmak konusunda anlaştık. Son dört buçuk yıla bakıldığında, bu, örneği olmayan bir gelişmedir. Ve, Viyana’da bir sonraki aşamaya ulaştık, tarihler saptadık – spesifik, hedef tarihler. Çok önemli biçimde tüm taraflar bir ateşkesi benimsedi... Şimdi tek ihtiyacımız olan, siyasi sürecin başlaması ve onunla birlikte ateşkes yürürlüğe girecek. Bu dev bir adım. Hollande bugün öyle söyledi. Eğer, bunu becerebilirsek, birçok şeyin de önünü açmış olacağız.”

Gerçekten de dört buçuk yıllık “Suriye kan banyosu” ve yansımalarını birçok ülke gibi Türkiye’ye de yaşatan “Suriye Savaşı” adı verilen “tünelin sonunda ışık göründü” denebilecek bir gelişme ile karşı karşıya olduğumuz akla gelebilir.

Antalya’daki G-20 Zirvesi’nin son saatlerinde Feridun Sinirlioğlu’nun Viyana’da sağlanan gelişmeye ilişkin olarak “6 ay içinde hükümet kurulacak, 14 ay sonra yeni anayasayla seçimlere gidilecek. Esad kalmayacak, aday da olmayacak” açıklaması da Zirve’nin başka görüntüleri altında biraz kaynadı gitti.

Gerçi, Sinirlioğlu, “Esad’ın gidişi” (o da Esad’a “Esed” mi diyor, dikkat etmedim) konusunda “Rusya’nın bunu onayladığını söyleyemem ama direnmedi de” sözleri, -Rusya ve İran’ın Başşar Esad’ı “feda edebilecekleri”ne ilişkin hiçbir sinyal vermedikleri göz önüne alındığında- “Viyana Mutabakatı”na dair bir ölçüde “muğlaklık” ifade ediyorsa da Viyana’da gelinen noktanın çok önemli olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Viyana’da olan-biteni “hedef tarihler” bakımından biraz ayrıntılandıralım:

1. 14 Aralık’ta “Viyana tarafları” yeniden biraraya gelip, durumu gözden geçirecekler ve BM –Staffan di Mistura aracılığıyla- Suriye hükümeti ile muhalefet grupları arasında 1 Ocak 2016’da resmi görüşmelerin başlaması için harekete geçecek.

2. 14 Mayıs 2016’da  Suriye (Şam) rejimi ile muhalefet grupları (IŞİD ve Nusra’yı kapsamayan) arasında bir ateşkes yürürlüğe girecek ve yeni bir anayasa hazırlanması sürecine imkan verecek.

3. En son aşama olarak 14 Mayıs 2017’de, BM gözetiminde yeni anayasaya göre seçimler yapılacak, yeni bir hükümet oluşacak ve inşallah savaş sona erdirilmiş olacak.

Şu ara 1 Ocak 2016’da rejim ile görüşmelere oturacak muhalefeti kimin temsil edeceği üzerinde çalışılıyor. Amerikalılar, kimi ne kadar temsil ettiği artık pek belli olmayan Özgür Suriye Ordusu için bastırıyorlar. S. Arabistan, Katar ve Türkiye, el-Kaide türevlerinden biri sayılan, Nusra ile işbirliği yapan Ahrar eş-Şam’ın dahil edilmesi için bastırıyor ve iddiaya göre Amerika, yarı-gönüllü biçimde buna peki demiş vaziyette.

Rusya ve İran, bunu kabul edecek mi; Şam rejimi bunlarla masaya oturmayı kabullenecek mi? Bunların cevabı, bugünün tarihi itibarıyla yok.

Kerry, olağanüstü inatçı ve gayretli bir dışişleri bakanı. Suriye Savaşı’nın sona erdirilmesi için büyük adımlar attığı ve Viyana’da bir gelişme sağladığı ortada.

Ne var ki, benim aklıma –herhalde birçok başka insanın da aklına- yine olağanüstü bir gayretle harekete geçirip, elinde patlayan Filistin-İsrail görüşmeleri geliyor.

Kerry, çoktandır “buzdolabı”na kaldırılmış, hatta “ölü” sayılan Filistin-İsrail doğrudan görüşmelerini, inatçı bir diplomasi sonucunda 29 Temmuz 2013’te başlatmıştı.

Görüşmeler, “nihai çözüm”e ulaşma hedefiyle 9 ay süreli olarak tasarlanmıştı. 29 Nisan 2014’te “nihai çözüm”e ulaşılmış olacaktı. Söz konusu zaman zarfında, Kerry, Abu Mazen’le (Mahmud Abbas) 32, Netanyahu ile 60’ın üzerinde ikili görüşme yaptı.

29 Nisan 2014’e varıldığında, müzakereler çöktü. Sonuçsuz kaldı. O gün bugündür de yok. Niçin çöktü, kimin yüzünden çöktü tartışması, sorumluluğun aslan payı Netanyahu’nun omzuna yüklenerek sürüyor.

Suriye’de söz konusu “takvim”e uyarak “mutlu son”a ulaşmak, 2013-2014 arası gerçekleştirilmiş olup “mutlu sona ulaşmayan” Filistin-İsrail doğrudan görüşmelerine oranla, tarafların çokluğu, “saha”nın karmaşıklığı birçok bakımdan çok ama çok daha zor.

Başşar Esad’ın 14 Mayıs’a kadar ya da ondan sonraki süre içinde sahneyi terkedeceği ve 2017’de toptan ortadan kalkacağı bir durum, Rusya ve İran –tek başına Moskova bile yetmeyebilir- ortaklaşa bu durumu kabul etmeden pek gerçekçi gözükmüyor.

Bunu, ne karşılığında ve niçin kabul edecekleri şu an itibarıyla pek net değil.

Ayrıca, Ortadoğu’nun “savaş ve barış girişimleri birlikte yürütülür” şeklindeki geleneği uyarınca, 2016 Mayıs’ına kadar “askeri güç dengesi”ni kendi lehine çevirmek için, savaşan güçler Suriye’yi daha da büyük bir “kan gölü”ne çevirebilirler. Bu ihtimal de mevcut.

Yani, 2016 Mayıs’ına kadar “Suriye askeri haritası” değişebilir ve bugünden yarım yıl sonra, bugün konuştuklarımızdan farklı şeyler konuşuyor olabiliriz.

“Kerry diplomasisi” bu kez tutarsa ne ala. Ama, ya tutmazsa?

Yani –daha kuvvetli ihtimal olarak-, ya bu kez de tutmazsa…

Ankara’nın “B Planı” var mı?

Dört buçuk yıldır yoktu. Şimdi de olmadığını biliyoruz…