Requiem...

Yaşar Abi'nin ardından bir dostumu daha, örnek gazeteci Eric Rouleau'yu da kaybettik. Filistin davasının büyük dostu, bölgenin tüm mazlum halklarına duyarlı, büyük kalemdi o.

Bir de Eric Rouleau eklendi Yaşar Abi’nin yokluğuna. Benim açımdan çifte travma; “bir devrin kapanışı”, ama öyle bir kapanışı ki, sanki kapısının üzerine açılmasını imkânsız kılmak için “çifte kilit” vurulmuş gibi.

Geçen gün Yaşar Abi için yazı yazmaya oturduğumda, bilgisayarda Eric Rouleau’nun ölümünü öğrendim.

Yazının başlığı “Final Act” yani “Son Sahne” idi ve başlık altında da “Perde gazeteci Eric Rouleau’nun üzerinde indi” deniyordu.

Yazıda, Eric Rouleau’nun ölümünün, Ortadoğu’da bir tarihi dönemi kapatan simgelerden biri olduğunu anlatılıyordu. Yani, Eric Rouleau, koca bir tarihi dönemi simgeleyecek kadar büyük bir isim sayılıyordu.

Eric, 89 yaşındaymış meğerse. Son birkaç yıldır çok hasta olduğunu duyuyordum; Paris’e de yolum düşmediği için görmeye gidememiştim. Demek ki, meslek hayatımda gözümü ilk kez ve en göz alıcı biçimde kamaştıran “örnek gazeteci”yi, 30 yıllık sevgili dostumu bir daha hiç göremeyecektim.

Yaşar Abi’den sadece üç yaş küçük olduğunu, 89 yaşına kadar yaşamış olduğunu, ölümünü öğrendiğim vakit öğrendim sevgili arkadaşımın. Zira, Eric’e yaşının sorulması, onu tanıyanların asla aşmadıkları bir “kırmızı çizgi” idi.

Bu arada öğrendim ki, Ortadoğu’nun İngilizce yazan gazeteciler arasında gördüğü tartışmasız en parlak isim olan David Hirst, kuşak olarak, tam ikimizin arasındaymış. Oxford ve Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde 1956-1963 yılları arasında okumuş olan David Hirst, 1963’ten 1997’ye kadar Guardian muhabiri idi ve Ortadoğu’daki gelişmeler üzerine tarihe çok önemli kayıtlar düşen kitaplar yazdı.

1936 doğumlu David Hirst, 1967 Savaşı sonrasında Kahire’de karşılaştığı Eric Rouleau için ölümünün ardından şu notu düşecekti:

“... Bir tek o, haber atlatmıştı. Ama, sadece haber atlatması değildi önemli olan... Bilgisi, derinliği, yoruma kattığı otoritesi vardı asıl. O sıralarda ben mesleğin başlangıcındaydım ve Eric büyük bir gazeteci olarak hemen modelim oldu. Büyük bir gazeteye yazmak nasıl olmalı, sorusunun cevabıydı. Böyle bir örnekti...”

1970’lerin ortalarında Ortadoğu’da sahaya çıkan benim gibi “mesleğin yenisi” olan herkes için, Eric Rouleau, o dönemlerde “efsanevi” bir isimdi. Bırakın onun gibi olabilmeyi, onunla karşılaşmak, tanışmak bile rüya gibi gelirdi hepimize.

Paris’e yolumun çok sık düştüğü 1980’lerin ilk yarısında, Boulevard Saint-Germain’in üzerindeki evinin önünden her geçişimde sanki bir tarihi anıtın önünden geçer gibi saygıyla geçer,
Ortadoğu’da bir türlü denk gelemediğim Eric Rouleau’yu görebilmeyi düşlerdim. Biz “Ortadoğu’cular” için öyle bir “meslek karizması” idi Eric Rouleau.

Bir gün rüyam gerçekleşti. Fas’ın Rabat şehrinde İslam Zirvesi’nde aynı otelde odalarımızın karşı karşıya olması sayesinde tanıştık. Hatta aramızda işbölümü gerçekleştirip, haber paslaşması bile yaptık

Dönüşte Paris’e uğradım. Le Monde’u gezdirdi. Le Monde’un uluslararası şöhretleriyle tanıştırdı. Le Monde o kadar salaş bir binadaydı ki, oturup doığru dürüst konuşabilmek için, kendimizi bir kafeye atıp birlikteyken yıllar boyu yapacağımız “Ortadoğu siyaset dedikoduları”na koyulduk. “Efsanevi” Eric Rouleau, tüm gerçek büyük şahsiyetler gibi, çok “alçakgönüllü” bir insan çıkmıştı.

Cezayir’de Filistin Ulusal Konseyi toplantılarında tekrarlanan buluşmalarımız geniş bir coğrafyaya yayılmaya başlamıştı. Derken, bir gün Büyükelçi oluverdi. Yaşar Abi’nin büyük hayranı olan Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın yakın dostu Eric Rouleau’yu Tunus Büyükelçiliği’ne atadı.

Eric Rouleau, aslında, başta Yasir Arafat, Filistin Kurtuluş Örgütü liderleriyle yakın ilişkisinden ötürü, FKÖ’nün karargâhını Lübnan’dan Tunus’a taşımış olması nedeniyle, Fransa’nın Tunus Büyükelçisi olmuştu. Yani, aslında Fransa’nın FKÖ nezdindeki büyükelçisiydi. Turgut Özal döneminde 1988-1991 arasında Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi oldu. Mitterrand’ın ölümünden sonra ise “zoraki diplomatlık”tan ayrıldı. Le Monde muhabirliğine değil, aylık Le Monde Diplomatique’e döndü.

28 Şubat Süreci sırasında Türkiye’ye geldi. Kılavuzu bendim. Tam o sıralarda Washington’daki Wilson Center’a gitmek üzereydim. Benim gideceğim yoldan o birkaç yıl önce geçmiş, Wilson Center’da bulunmuştu. Zengin Ortadoğu anıları ve izlenimlerini cömertçe hep paylaştığı gibi, ilk “Washington ipuçları”nı da ondan aldım.

Bir süre sonra Washington’a geldi. Dostluk pekişerek devam etti. Türkiye’ye dönmemin üzerinden bir yıl geçmeden, 2001’de Princeton’da onun konuğu oldum. Birkaç gün gece-gündüz, “hayata dair” insanî uzun sohbetler ile zaman geçirdik.

Princeton dönüşü tenha Trenton istasyonunda Türkiye’ye dönüş yolumda, New York trenine binip dışarı baktım. Köşede bir başına el sallıyordu. Kocaman adamlardık ama gözlerimizin dolmasına engel olamamıştık. Dostluk adı verilen o en güzel insanî özelliğin aramızdaki derinliğinin ve bozulamazlığının farkındaydık. Ve bunun mutluluğunu yaşıyorduk ikimiz de...

2003’te Irak’taki savaşın son günlerinde Katar’da bir konferansta tekrar ve son kez karşılaştık. Dünyanın birçok ünlü ve önemli şahsiyeti, ona bir “Ortadoğu gurusu” olarak özel bir saygı gösteriyordu. O ise, beni gördüğünde yine pek sevinmişti. “Tam bizim gazetecilik yapacağımız ideal dönem. Bir yolunu bulup birlikte Irak’a gidelim” diye tutturmuştu.

“Gazeteci kanı” belli ki damarlarında alev alevdi. Şimdi düşünüyorum da, 77 yaşındaymış o sırada.

Eric Rouleau, Kahire doğumlu bir Yahudi idi. Gazeteciliğe 1943’te ben doğmadan yıllar önce Mısır’da başlamış, eşsiz meslek kariyerinde Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan el-Benna ile bile –suikastla öldürülmesinden kısa süre önce- röportaj yapmıştı.

İsrail’in 1948’de ortaya çıkışı, Filistin sorununun patlak vermesi, o dönemde, Mısır’da 20’li yaşlarının başlarını yaşıyan “komünist faaliyetler”e bulaşmış Yahudi bir genç için, başının belâya girmemesinin imkânsızlığı demekti. Eric Rouleau için de öyle oldu. Elie Rahoul olarak hayata başlamış olan genç adam, önce cezaeviyle tanıştı. Ardından ülkesini terketmeye kendisini mecbur hissetti. Fransa’ya gitti. Gazeteciliğini orada sürdürdü. Le Monde’un Ortadoğu bölümünü yönettiği sırada Mısır kapıları ona ardına kadar açılmış ve doğduğu ülkeye, üstelik Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın konuğu olarak, 12 yıl sonra 1963’te ilk kez dönebilmişti.

O tarihten sonra, Ortadoğu’da her kapı ona ardına kadar açıldı ve hep açık kaldı.

Filistin davasının büyük dostu, bölgenin tüm mazlum halklarına duyarlı büyük kalemdi o. Ölüm haberi şu basit Fransızca cümleyle noktalanmıştı: “Ce grand spécialiste du Proche-Orient, avait publié ses mémoires, Dans les Coulisses du Proche-Orient (1952-2012), chez Fayard, en 2012.” Yani, “Ortadoğu’nun bu büyük uzmanı anılarını 2012’de ‘Ortadoğu Kulislerinde (1952-2012)’ adıyla Fayard’da yayımlamıştır.”

İşte bu kadar. Koca Eric Rouleau’nun koca ömrünün noktalayan satırlar bunlardı.

Yaşar Kemal’in ve Eric Rouleau’nun ardından yazarken, acaba, kendi yalnızlaşmam ve eksilmem kadar, Türkiye’de de bir dönemin “Requiem”ini mi yazmış oluyorum?