Reyhanlı'nın hesabını sormak...

Suriye ve Suriye üzerinden gelinen noktada, nerede yanlış yapıldı; ne yapılması gerek; 'doğru' nedir? Bunları tartışalım.

Tam iki hafta önce. Öğle saatleri. Güney Afrika’dayım. Pretoria’dan Botswana sınırına doğru, bir otobüste yol alıyor, dışarısını seyrediyorum. Telefonum çalıyor. Velid Cunblat arıyor Beyrut’tan.
Nerede olduğumu, ne yaptığımı söylememe fırsat vermeden, heyecanlı bir ses tonuyla dalıyor söze: “Geçen yıl söylediğim çıkıyor işte. Banyas’taki katliam ile Başşar, kıyı şeridinde bir Alevi devletinin kurulmasının temellerini atmaya başladı...”
Sözünü ettiği gelişmeden hiçbir haberim olmamıştı. Ortadoğu’nun en kıdemli ve en tecrübeli siyasi liderlerinden olan Velid Cunblat’ın telefondaki hararetli anlatımı, haberden ziyade durumla ilgili yoruma ağırlık verdiği için somut olarak ne olduğunu öğrenemiyorum ama onun alelacele telefona sarılmasına yol açacak dramatik bir gelişmenin Suriye’de cereyan etmiş olduğunu bana anlatmış oluyor.
Birkaç gün önce, Suriye konusunda en ayrıntılı ve isabetli bilgi kaynaklarından biri olan Joshua Landis’in ‘Syria Comment’ adlı blog’unda ‘Bayda ve Banyas katliamları, bir Alevi devleti yaratmak amaçlı bir etnik temizliği mi ifade ediyor?’ başlıklı yazıda çok çarpıcı bilgilere ulaştım. Joshua Landis, ABD’de Oklahoma Üniversitesi’nde Ortadoğu Merkezi’nin başında. Eşi Suriyeli bir Alevidir ve Suriye’ye kolayca girip çıkabilen, orada yaşamış az sayıdaki Amerikalıdan biridir.
İki hafta önceki Banyas ve hemen yanı başındaki Bayda’da cereyan eden ‘Sünni katliamı’nın bir Alevi devleti kurma amacı taşımadığına dair uzman yorumlarına yer vermiş. Katliamın gerekçesi olarak “mezhep çatışmasının Esad’ın çıkarına olarak derinleştirilmesi, bu vesileyle Alevi savaşçıların devşirilmesi ve böylesine bir tırmanmayla Alevilere başlarına gelecekte neler gelebileceği ‘mesajı’nın verilmesi olduğu” öne sürülüyor.
Elbette, Sünnilere yönelik katliamın, kendiliğinden, Alevi yoğun bölgelerde cepler halinde yaşayan Sünnilere kaçırtma gibi bir hesap taşıdığına işaret ediliyor. Çatışma ortamları için geçerli benzeri ‘temizlik’ uygulamalarının Ortadoğu bölgesinde 1948’de Filistinlilerin Siyonistler tarafından evlerini barklarını terk ederek kaçmalarına yol açan katliamlarla ve 1915’te Anadolu’da Ermenilere uygulanan örnekte söz konusu olduğu belirtiliyor.
Söz konusu yazıda, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Suriye ordusunun, ülkenin başka yerlerinde kaybetmekte olduğu için Banyas’ta etnik temizliğe başladığı yolundaki sözlerine yer verilerek bunun doğru olmadığı, zira Esad güçlerinin kaybetmediği üzerinde duruluyor. Esad güçlerinin ülkenin başka bölümlerinde kaybetmesi halinde, kıyı şeridinde çok daha şiddetli bir temizliğe girişeceklerini ama Banyas’ta olanın o olmadığı iddia ediliyor.
En can alıcı bilgi ise –yorum değil bilgi- Banyas ve Bayda’da gerçekleştirilen katliamın Suriye (rejim) ordusu tarafından değil, Şebiha adlı çetelerin en önemlisi ve en etkilisinin başında bulunan Mihraç Ural’ın eseri olduğu açıklanıyor. Bu iddiayı destekleyen video kayıtları var ve Ali Kayyali adını kullanan Mihraç Ural’ın Banyas katliamından birkaç gün önce, Sünnileri kastederek, “Hainlerin denize çıkabileceği yol Banyas’tan geçiyor” diyerek, gelmekte olan katliamın gerekçesini açıkladığı yine video kaydında mevcut.
Mihraç Ural’ın, ‘Mukavama Suriyye’ (Suriye Direnişi) adlı Şebiha örgütünden gayrı, ‘İskenderun Sancağı’nın Kurtuluşu için Halk Cephesi’ ve ‘Hatay Kurtuluş Cephesi’ adlı, Suriye’nin ve Hatay’ın Arap Alevilerinden oluşan –elbette ki Suriye rejimiyle iç içe- silahlı örgütlerinin bulunduğundan söz edilen yazıda, Türkiye kökenli eski solcu ve ‘Acilci’yi Suriyeli Alevi din adamlarıyla görüntüleyen video kayıtları da bulunuyor.
Bu isim, nüfusunun yarıdan çoğu Arap ve Sünni olan Reyhanlı’daki saldırının faili olarak da Türk güvenlik birimlerinin kayıtlarında. Olaylarda MİT ile emniyetin koordinasyon zaafının bir etkisi var mı? Reyhanlı’da 60’a yakın insanın ölümüyle sonuçlanan saldırılar önlenebilir miydi? Bu, tartışılır, araştırılır, soruşturulur ve hatta ihmali olanlar cezalandırılabilir.
Ancak tartışmasız olan husus, bunu kimin yapmış olduğudur. Sorumlu elbette ki Şam’daki Başşar Esad rejimidir. Uygulayıcı, bilfiil, Banyas ve Bayda katliamlarını gerçekleştirmiş olan Mihraç Ural ve adamlarıdır.
Saldırının arkasındaki adresi doğru tespit etmeden yapılacak her tartışma, atın önüne arabayı koşmak, sapla samanı karıştırmaktır.
Omar al-Faruq adlı, Hummus’tan çıkma Sünni-İslami direniş örgütü komutanlarından birinin, yine video kayıtlarından görüleceği üzere, Suriyeli bir askerin kalbini yemeye kalkan vahşi görüntüleri de gerçektir ve akıl havsala alır cinsten değildir. Bunun kadar vahşi Banyas katliamı görüntülerinin haberleri, önceki günkü New York Times’ta yer alan ve International Herald Tribune’de manşetten yayımlanan Anne Barnard ve Hania Murtada imzalı haber yazısında mevcuttur.
Banyas’ta ne tür bir katliam yapıldığı upuzun yazının daha şu ilk cümlelerinden anlaşılıyor zaten: “Suriye sahil şeridindeki şehrinin sokaklarından 46 bedeni topladıktan sonra, Ömer, ölü sayısını unuttu. Söylediğine göre, dört gün ağzına bir şey koyamadı. Birkaç aylık yanmış bir bebeğin yanık vücudunu, bir hamile kadının karnından çıkarılmış cenini, başında köpeği beklemekte olan bir arkadaşının yerde uzanmış cesedi aklına geliyordu sürekli olarak...”
Bu durumda, Suriyeli bir Sünni-İslamcı savaşçının Suriyeli rejim askerinin kalbini yemesinden Mihraç Ural’ın Hatay’ı Türkiye’den koparmayı amaçlayan örgütünün hamile kadın karınlarından kazıdığı Sünni ceninlere, yaktıkları birkaç aylık Sünni bebeklere uzanan ‘mezhep savaşı’na dönüşmüş her türlü iğrençliğin ve çirkinliğin yansımalarıyla karşı karşıyayız.
Dahası, bu ‘hal’in, Başşar Esad’ın ‘en vurucu gücü’ haline gelen Mihraç Ural üzerinden –başta Hatay- ‘Türkiye’ye ihracı’ çabalarıyla karşı karşıyayız.
‘Yanlış Suriye politikası’ndan ötürü böyle bir duruma yol açıyor diye hükümete mi yüklenmeliyiz? Yoksa bu canavarlığı kendi ülkesinde yapmakla kalmayıp Türkiye sınırları ötesine taşıyan Suriye rejimini mi teşhis etmeliyiz? Sapla samanı karıştırmayalım.
Suriye ve Suriye üzerinden gelinen noktada, nerede yanlış yapıldı; ne yapılması gerek; ‘doğru’ nedir? Bunları tartışalım. Eleştiriyi kim, nerede ve ne ölçüde hak ediyorsa, eleştirelim de. Ama bir şeyi asla aklımızdan çıkarmayalım: Suriye’de olaylar, 15 Mart 2011’de silahsız halkın gösterileriyle başladı. Halka silah kullanan, her gösteriyi acımasızca biçen Başşar Esad rejimiydi. Ülkesindeki çatışmayı ‘mezhep savaşı’na çevirmek isteyerek iktidarının ömrünü uzatmak isteyen Başşar Esad idi. Ülkesindeki ‘mezhep savaşı’nı Türkiye’ye ihraç etmek isteyen de Başşar Esad.
Önce Suriye rejiminin ‘kanlı sicili’ni tespit edelim. Reyhanlı saldırısının arkasında bu rejimi görelim. Banyas’ta Suriyeli bebekleri, hatta ceninleri sakınmayanların, Reyhanlı’da hiçbir şeyi sakınmayacağını anlayalım.
Sapla samanı ayıralım. Suriye rejimine ve onun Mihraç Ural gibi hempalarına karşı tavır alalım. Sonra ne tartışacaksak tartışalım; neyi eleştireceksek eleştirelim.
Ne yapıp edip Türkiye’de bir Sünni-Alevi çatışmasının alevlenmesinin önüne geçmek gerekiyor. Reyhanlı’nın hesabı Suriye rejiminden bir şekilde sorulmazsa, rejim ‘caydırılmazsa’ ‘Reyhanlı’ tekrarlar. Asıl risk ve tehlike buradadır.
Banyas’ın hesabı tutulursa Reyhanlı’nın hesabı da sorulur.
Bunlar yapılabilirse Tayyip Erdoğan’ın Washington ziyareti ve sonuçlarını konuşmanın bir anlamı olur...