Şam'daki 'parmak izleri'

Reyhanlı saldırısıyla birlikte Başbakan Erdoğan için Suriye'deki rejimin iktidardan uzaklaştırılması bir 'siyasi pozisyon' meselesinin de ötesine geçmiş.

Başbakan Tayyip Erdoğan önceki gün Reyhanlı’ya gitti ve binlerce kişi önünde Reyhanlı saldırısı konusunda hiç olmadığı kadar açık konuştu. Reyhanlı saldırısından Suriye rejimini sorumlu tuttu. Yani ‘doğru adresi’ gösterdi ve “Bu işin yönetimi Suriye tarafından, onun da belgeleri, bilgileri şu anda elimizde mevcut” dedi.

Bu bilgi aktarımıyla kalmadı. Kendisini bağlayacak cinsten bir de ‘taahhüt’te bulundu: “... Bir gerçek var ki biz bu işin arkasındayız, takipçisiyiz, sonuna kadar bu işi kovalayacağız. Ülkemiz üzerinde oynanan oyunların kaynaklarına şu an nüfuz etme gayreti içindeyiz. Ona göre de bunun bedelini kendilerine ağır ödeteceğiz” diye konuştu.

‘Bedelin ödettirileceği’ adres Şam’da. Kapının üzerinde ‘Başşar Esad, Suriye Cumhurbaşkanı’ yazıyor. ‘Parmak izleri’ Şam’daki Suriye rejimine götürüyor. Böylece, Reyhanlı saldırısıyla birlikte Başbakan Tayyip Erdoğan için Suriye’deki rejimin iktidardan uzaklaştırılması bir ‘siyasi pozisyon’ meselesinin de ötesine geçmiş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kanına girilmesinin ‘hesabının sorulması’ zorunluluğu haline gelmiştir.

Bu anlayışta ve yaklaşımda bir sorun yok. Ama bunun nasıl olacağı, ne zaman ve ne şekilde yapılacağını bilmiyoruz. Tayyip Erdoğan’ın da bu soruya –şu an için- net bir cevabının olduğunu sanmıyoruz. Bununla birlikte, Tayyip Erdoğan ve Başşar Esad’ın ‘aynı mahallede, komşu komşu yaşamaları bundan böyle mümkün değildir’ desek, yani “Türkiye ve mevcut Suriye hükümetleri arasında bir tür ‘cohabitation’ artık mümkün değildir” desek, sanırım yanlış yapmış olmayız.

Suriye rejimi, bir başka deyişle Başşar Esad, Tayyip Erdoğan için muazzam bir ‘hayal kırıklığı’ anlamına geliyor olmalı. Türk Başbakanı’na, gerçekleri öğreten, gerçekleri gösteren bir ‘travma’ oldu Başşar Esad.

Tayyip Erdoğan’ın Başşar Esad’a yakınlığı –sadece onun değil, Ahmet Necdet Sezer’den Abdullah Gül’e devlet başkanlarının ve ‘Suriye politikasının mimarı’ Ahmet Davutoğlu’nun da- sadece Türkiye’nin ulusal çıkarlarının emrettiği bir realpolitik davranış kalıbı olsa anlaşılabilir bir yanı olabilirdi. Ama hayır; söz konusu yakınlık, eşlerine de sirayet edecek, bir ‘aile hukuku’ oluşturacak duygusal bir yakınlık idi.

2005 sonbaharında Kuveyt-Yemen-İngiltere arasındaki uzun yolculukta, uçakta Tayyip Erdoğan ile Başşar Esad ve Suriye rejimi üzerine konuşmuştuk. Refik Hariri suikastı üzerine Birleşmiş Milletler tarafından kurulan ‘Uluslararası Mahkeme’nin savcısı Detlav Mehlis, ön raporunu hazırlamış, Refik Hariri’nin kanına girenler arasında Başşar’ın kardeşi Mahir Esad’ı, ablası Büşra’nın kocası General Asaf Şavkat’ı saptamıştı. ‘Cinayetin parmak izleri’, Şam’da Başşar Esad’ın sarayına doğru gidiyordu. Suriye’deki Şam rejimine tepkimin farkında olan Başbakan, bana dönerek, dostu Başşar Esad’ı savunma içgüdüsüyle ve öfkeli bir ses tonuyla ‘Uluslararası Mahkeme’nin çalışmasından ‘yargısız infaz’ olarak söz ediyordu.

Velid Cunblat, o günlerde dertliydi. Beyrut’taki konağında bana; babasının, Lübnan’ın 1976’da bir suikast sonucu öldürülen dev siyaset adamı Kemal Cunblat’ın tabutu içinde uzanmış, ebedi uykusundaki bir fotoğrafını getirip göstermiş ve aynı fotoğrafı Beyrut’ta görüştüğü Tayyip Erdoğan’a gösterdiğini, “Bu benim babam. Bölgede ağırlığınız var. Ağırlığınızı kullanın ve bölgede bu tür cinayetlerin yapılmasını önleyin” dediğini, Suriye rejimini kastettiğini anlayan Erdoğan’ın kendisine “Elinizde kanıt var mı?” sorusunu yönelttiğini, o diyalogdan sonra görüşmenin tadının kaçtığını anlatmıştı. Kemal Cunblat’ı, Başşar’ın babası, dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın öldürttüğünü, Refik Hariri cinayetinin arkasında da Suriye rejiminin bulunduğunu Lübnan ve Suriye’de sokaktaki çocuklar bile bilirdi.

Başşar Esad’a verilen gereksiz ve cömert primler, bugün Türkiye’nin içine bombalı arabalar ve günahsız insanların kanı olarak geri döndü. Ve, Başbakan Tayyip Erdoğan, Ortadoğu’nun gerçekleriyle bir kez daha tanıştı.

İki önceki yazımda, Joost Lagendijk’in AK Parti (ya da Tayyip Erdoğan) Suriye konusunda bugün izlediği politikadan ötürü değil, 2011 öncesinde izlediği ve Suriye rejiminin insan hakları ihlallerine en ufak eleştiri yöneltmeyen politikasından dolayı eleştirilmelidir değerlendirmesine katıldığımı belirtmiştim.

Nitekim, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, cuma günkü uzun söyleşimizde Suriye konusundaki ‘hatası’ olarak açıkyüreklilikle bir ‘itirafta’ bulundu ve “Ben, tanıdığım kadarıyla Başşar Esad’ın bu kadar gaddarlaşabileceğini tahmin edemedim” dedi. Açıkyüreklilik güzel ama tahmin etmeliydi ve etmeliydiler. Rejimin yapısı, bu tahmini yaptırmalıydı.

“Süreç yaşanmadan bu kadar gaddar olacağını kimse bilemezdi” dedi ki bu doğru değil. 1982 Hama’yı hatırlar ve bilirseniz, 1988’de Başşar Esad’ın –daha doğrusu babasının- ‘çift yumurta ikizi’ olan Saddam Hüseyin’in Halepçe katliamını belleğinize kaydetmişseniz, bu ‘azınlık mezhebi rejimleri’nin ülkelerinin insanlarına böyle davrandıklarını bilirdiniz. Bunları göz önüne almış olsaydınız ‘tahminleriniz’ de ona göre kolaylaşır ve isabetli olurdu.

Bununla birlikte, Ahmet Davutoğlu, böyle bir rejimin, işlerin ta en başından niçin desteklenmemesi gerektiğini de şu gayet parlak değerlendirmeyle ortaya koydu: “Böyle bir yapının ayakta kalacağına dair bir oyun kurmak; baştan oyunu kaybetmek demektir.”
Bu tespite ilaveten “Ahlaken ve stratejik olarak rejimin yanında (2011 yılı Mart ayını izleyen ilk 10 aydan sonra, yani 2012’den itibaren) duramazdık” sözleriyle, Türkiye’nin dış politika pozisyonuna ‘Realpolitik’ ölçünün yanına bir de ‘ahlak’ ve ‘stratejik vizyon’ ölçülerini ekledi.
Başşar Esad ve rejiminin yıkılmaya mahkûm olduğu kanaati, Ahmet Davutoğlu’nun zihninde rejimin ‘Soğuk Savaş kalıntısı’, yani ‘kullanım süresinin dolmuş olduğu’ tespitine, bir bakıma ‘stratejik öngörü’ye ve bunun yanı sıra on binlerce insanın kanına girmiş olarak ‘meşruiyetini yitirmiş’ ve dolayısıyla ‘ahlaki zemini’nin yok olmuş olmasına dayanıyor.

Bu da doğru. Tayyip Erdoğan hükümetinin ve Ahmet Davutoğlu’nun Suriye politikasına eleştiri yapılacaksa ‘Esad’ın hızla devrileceği konusunda –birçokları gibi- fazla iyimser olmalarından ötürü’ böyle bir eleştirinin yapılması gerektiğini yazmıştım. Bu hususun benim de ‘yanılgım’ olduğunu da belirtmiştim. Ama bu, evet bir yanılgıdır ama ‘vahim bir yanılgı’ değildir.

‘Esad’ın hızla devrilmesi’ konusundaki yanılgı, ‘izafiyet’ yani ‘görecelik’ taşır. 2011, 2012 yerine 2013 ya da 2014’te veya 2015’te devrilip tarihin çöp tenekesine gitmesi, çok vahim bir ‘tarih yanılgısı’ sayılır mı?

Asıl büyük tarih yanılgısı, Esad’ın devam edebileceği üzerine zar atıp onun daha şimdiden 100 bine yakın insanı öldürmüş olduğunu, birkaç milyon kişinin evini barkını bırakıp hayatlarının mahvolmasına sebep olduğunu unutarak onun yanında saf tutmaktır.

Başşar Esad’ı ne Rusya ne de İran kurtarabilir. Onlar sadece onun ömrünü uzatmak adına ‘tarihe direnirken’ daha fazla insanın ölümüne ve giderek Suriye’nin geri dönülmez biçimde ortadan kalkmasına katkıda bulunacaklar.

Türkiye, şimdiden ‘post-Suriye’ye hazır olmalı, ‘yeni Ortadoğu’ tasarımına kafa yormalıdır.

Bu ise, ancak, tarihin bagajlarından arınmış, tümüyle özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye olunduğu takdirde mümkündür...