'Şanghay'a giderken' demokrasiden olur muyuz?­

Erdoğan'ın cuma akşamı Türkiye'nin Avrupa Birliği ve Şanghay İşbirliği Örgütü hakkında söylediklerini önemsemek ve ciddiye almak zorundayız.

Tahmin ettiğim gibi oldu. Tayyip Erdoğan’ın ‘AB’ye Allahaısmarladık’ diyerek ‘Şanghay Beşlisi’ne katılma isteği’ni ifade eden sözleri, medya tarafından ya ıskalandı ya da ‘AB’ye blöf’ olarak değerlendirildi.

Taraf gazetesi, konuya gerekli önemi göstermiş ve dünkü sayısında tam bir sayfasını ayırmıştı. ‘Şanghay alternatifi’ni ‘uzmanlar’a sormuş ve ‘uzmanlar’ konsensüs halinde “Avrupa, Şanghay’ı yemez” hükmüne varmışlardı.

‘Uzman değerlendirmeleri’ dikkatle okunduğunda, tepkilerin Tayyip Erdoğan üzerinden değil, Avrupa’nın muhtemel tavrı üzerinden okunduğu ortaya çıkıyor. Bu da ‘liberal’ diye tesmiye edilen Türkiye’nin AB üyeliği yanlısı aydınların, Tayyip Erdoğan ve yakın çevresi nezdinde ‘oryantalist’ yaklaşıma sahip oldukları algısını ve pek de önemsenmedikleri konumlarını besleyici nitelikte.
Bu noktada önemli olan ve tartışmayı tetikleyen, Avrupa’nın ‘Şanghay alternatifi’ni ciddiye alıp almaması ya da bu ‘yemesi’ ya da ‘yemeyecek olması’ değil; Tayyip Erdoğan’ın AB’ye ‘stratejik ufuk’ olarak nasıl baktığı ve niçin ‘Şanghay alternatifi’ni kafasından geçiriyor olması.

Taraf’ın görüşlerine başvurduğu ‘uzmanlar’, Tayyip Erdoğan’ın ‘blöf’ yaptığına dair bir ‘önkabul’leri olduğu ve bu ‘önkabul’den yola çıktıkları için Avrupa’nın bu ‘blöf’ü ‘yutmayacağı’ üzerine görüş beyan ediyorlar.

Ama bir başka ihtimal daha var ve o ihtimal, galip ihtimal: Ya Tayyip Erdoğan ‘blöf’ yapmıyorsa? Ya Tayyip Erdoğan’ın AB’den sıtkı sıyrılmışsa ve Türkiye’nin AB’ye tam üye olabileceğine ilişkin umutlarını tüketmişse?

Bu köşede dün yayımlanan ‘Tayyip Erdoğan’ın jeostratejik bombası’ başlıklı yazı, Başbakan’ın blöf yapmadığından, AB’ye yönelik bir ‘şantaj politikası gütmediği’nden yola çıkıyordu.

AB hakkında ve oradan yola çıkarak Tayyip Erdoğan’ın ‘Şanghay İşbirliği Örgütü’ne ilişkin söyledikleri ‘samimi’ kanaatleridir ve Tayyip Erdoğan için kendi ‘samimiyet ölçüleri’ çok önemlidir.

Tayyip Erdoğan’ın iktidar gücünü hesaplarsak ve önümüzdeki yıllarda bunun devam edeceğini varsayarsak cuma akşamı Türkiye’nin ‘AB ve ŞİÖ ufku’ hakkında söylediklerini önemsemek ve ciddiye almak zorundayız. Bu konuda görüşlerine başvurulanlar arasında en isabetli değerlendirmeyi Prof. Mensur Akgün şöyle yapmış:

“Başbakan’ın açıklamalarını iki şekilde okumak gerekiyor. Birincisi, AB’ye blöf yapıyor, tehdit ediyor. ‘Bizi almazsanız Şanghay var, yöneliriz’ diyor. İkincisi ise samimi olarak böyle düşünüyor. Hangisi olursa olsun bunun Avrupa üzerinde etkisi çok ciddi olacak. Türkiye gerçekten Doğu’ya yönelirse bütün dünya dengeleri sarsılır. Türkiye’nin taraf değiştirmesi başka bir ülkenin taraf değiştirmesine benzemez. Şayet dünyadaki, Avrupa’daki güç dengeleri, samimi olarak Türkiye’nin böyle bir yönelime girmek istediğini görürse AKP’yi iktidardan uzaklaştırma gayretleri içine gireceklerdir. Bu nedenle Türkiye’nin taraf değiştirmesi öyle kolay değil. Öte yandan Başbakan böyle düşünebilir ancak Türkiye tek başına Başbakan değildir, kurumları var, birimler var...”

Bu değerlendirmeye katılıyorum. Özellikle, Türkiye’nin ‘taraf değiştirmesinin kolay olmadığı’na. Ancak şu ‘rezervler’i ekleyeyim: 1) Batı’da AK Parti’yi iktidardan uzaklaştırma gayretleri içinde –ABD ve Avrupa- ‘güç merkezleri’ zaten var. Ama sonuç alamıyorlar. Bunların varlığını Başbakan’ın sezdiğinden de eminim; 2) Türkiye, büyük ölçüde Tayyip Erdoğan haline gelmeye başlıyor, temel doğrultunun belirlenmesinde ‘kurumlar’ ve ‘birimler’in ağırlığı giderek azalıyor.

Bu bakımdan, Başbakan’ın AB’ye ve Şanghay İşbirliği Örgütü’ne ilişkin bakış açısının bir vadede Türkiye’nin ‘siyasi tercihi’ olması ihtimali yabana atılamaz.

Tayyip Erdoğan’ın AB konusundaki düşüncelerini, sadece ŞİA’dan bir ‘alternatif’ olarak söz ettiği açıklamalarının çerçevesi içinde değerlendirmek doğru olmaz. Başbakan, uzunca bir süredir, ‘Biz’ ya da ‘Uygarlığımız’ ve ‘Değerlerimiz’den söz ettiği vakit, kesinlikle ‘Batı dünyası’nı, ‘Batı uygarlığı’nı ve ‘Batı normları’nı kastetmiyor.

Ya neyi kastediyor?

‘İslam dünyası’nı, ‘İslam uygarlığı’nı ve ‘Yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevdiğimiz’ İslami değerleri. Bir BM projesi olan Medeniyetlerarası Diyalog’da İspanya ile eşbaşkanlık konumu, Başbakan’da İslam uygarlığının sözcüsü olma duygusunu pekiştirmiştir. Türkiye’nin dış politikasının omurgasını da ‘İslam dünyasının liderliği’ oluşturmaktadır.

Şiir tutkunu Tayyip Erdoğan’ın Batı’ya bakışı, aynı ideolojik arka plana sahip, kendi kuşağının birçok ferdi gibi Mehmet Akif gibi İslami şair ve düşünce adamlarından etkilenmiştir. Zaten Başbakan, cuma akşamı o söyleşide, Akif’e gönderme yaparak ‘Alınız ilmini Garb’ın, Alınız san’atını; Veriniz mesainize, hem de son sür’atini’ dizelerini okudu.

‘Milli Mücadele’de Mehmet Akif Kastamonu’da’ adlı 1983 yılı baskılı bir kitapta, Mehmet Akif’e atfedilen şu sözler, Tayyip Erdoğan’ın da Avrupalılar hakkındaki kanaatini yansıtabilir:

“Avrupalıların ilimleri, irfanları, medeniyetteki, sanayideki terakkileri inkâr olunur şey değildir. Ancak insaniyetlerini, insanlara karşı olan muamelelerini kendilerinin maddiyattaki şu terakkileri ile ölçmek katiyen doğru değildir. Heriflerin ilimlerini, fenlerini almalı; fakat kendilerine asla inanmamalı, asla kapılmamalıdır.”

Başbakan, Türkiye’nin ŞİÖ ilgisini dile getirdiği cuma akşamki söyleşide AB’ye inançsızlığını vurguladı ve ‘bu kadar oyalamanın ne anlamı var?’ diye sorarak, AB’ye ‘kapılmadığı’nın da altını çizdi.

Tayyip Erdoğan’ın AB’ye koyduğu mesafede, ‘günah’ın ‘aslan payı’, Avrupalı siyasi şahsiyetler ve Avrupa ülkelerine ait. Ne var ki, bu gerçek, Türkiye’nin AB’den uzak kalmakla, ‘demokratik normlar’, ‘hukuk devleti’, ‘insan hakları’ bakımından kapatılamaz açıklar verdiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin AB yolunun tıkandığı durumlarda, “Kopenhag Kriterleri’nin yerine Ankara Kriterleri’ni ikame eder, yolumuza devam ederiz” derdi; biz de bunun mümkün olamayacağını, ‘Ankara Kriterleri’nin Mamak Kriterleri olabileceğini’ söyleyerek ‘askeri vesayet’in artma ihtimaline dikkat çekerdik.

Tam öyle olmadı. ‘Askeri vesayet’ hayli geriletildi. Ne var ki Türkiye’de ‘askeri vesayet’in yerini ‘polis-yargı devleti’nin almakta olduğuna dair yaygın bir kanı yerleşti. Bu kanı, temelsiz de değil. Her gün bunun örnekleriyle –gerek mahkeme kararlarında gerekse polis uygulamalarında- karşılaşılıyor.

Gerçekten ‘Ankara Kriterleri’ uygulanıyor ama uygulandıkça demokrasiden uzaklaşılıyor.

Brüksel’e toptan sırt çevirip rota Şanghay yönüne çevrilirse Rusya, Çin, Kazakistan, İran vs. ne kadar ‘demokrasi’ ise Türkiye de o kadar olur.

Olur mu?