Şart değilmiş...

Fernando Henrique Cardoso  ile paylaşılan vaktin ardından, zihnim, Recep Tayyip Erdoğan ile karşılaştırmaya yöneliyor. Cardoso ile Erdoğan ne kadar farklılar

SAO PAULO- Fernando Henrique Cardoso ile adını taşıyan vakıf merkezindeki geniş odasında tatlı bir sohbete daldık. Kırk yıldır tanışan, daha aynı günün sabahı birlikte olmuş insanların rahatlığı ve teklifsizliği içinde.

Sol yanında ben, benim solumda Hasan Cemal, tam karşısında sağ kolu “Fundaçao IFHC”nin yani “Fernando Henrique Cardoso Enstitüsü Vakfı”nın başındaki Sergio Fausto ve onun yanında Cardoso’nun özel kalemi Helena Gasparian. Brezilya’daki 100 bin Ermeni asıllı Brezilyalıdan biri. Ailesi Harputlu imiş.

Cardoso, 84 yaşında ama hem dipdiri bir fiziğe sahip hem de genç bir beyne sahip. Brezilya’nın 20 yılı aşan askeri yönetiminden demokrasiye geçişinde rol oynamış olan ve 1994 ve 1998’de iki kez ezici seçim zaferi elde ederek cumhurbaşkanı seçildi. Brezilya’nın ekonomik reformunu gerçekleştirdi. Kendisini dünyanın da en büyük ülkelerinden biri olan  Güney Amerika’nın en büyük ülkesini ayağa kaldırmış kişi diye tanımlamak yanlış olmaz.

Şahin Alpay, Cardoso’yu “Turgut Özal ve Kemal Derviş kırması bir sosyal demokrat” diye niteleyerek ilginç bir tanım getiriyor. Babası Boris Fausto ile birlikte İngilizce’de yayımlanmış, Brezilya’ya dair en önemli tarih kitabının yazarı,  siyaset bilimci Sergio Fausto ise sağ kolu olarak yanında çalıştığı ve hem de baba dostu olan Fernando Henrique Cardoso’yu “demokratik sosyalist” olarak tanımlıyor.

İsminin başharfleri ile kısaca “FHC” olarak anılan eski Brezilya Cumhurbaşkanı, görev süresinin bitiminden sonra, kendi adına kurduğu vakıf aracılığıyla “dünya” ile ilişkisini canlı tutuyor. Sürekli dünyayı geziyor, dünyanın her yanından insanları Brezilya’ya getiriyor, vakfına davet ediyor, dinliyor.

Türkiye gündemine dair sebeplerden ötürü iki kez ertelediğimiz IFHC davetini, 7 Haziran seçimlerinden iki hafta öncesine denk getirerek 13 saatlik bir uçuştan sonra Hasan Cemal ile birlikte Sao Paulo’ya ayak bastık.

Uçakta Financial Times gazetesini açar açmaz, Cardoso mülakatı ile karşılaştık. Cardoso, ülkesinde “başkanlık sistemi” ile “parlamenter sistem” arasındaki “çözülememiş durum”dan ötürü “meşruiyet sorunu”nun ortaya çıkmış olduğundan söz ediyor ve buradan “çıkış yolları”na işaret ediyordu.

Cardoso’yu Sao Paulo’da görebilecek miydik?

IFHC’de Türkiye’deki iç gelişmeler ve Türkiye’nin dış politikası hakkında vereceğimiz konferans vesilesiyle Sao Paulo’ya vardığımızda, Sergio Fausto, “FHC burada. Sizi dinlemeye gelecek” dediği vakit sevindik.

Ertesi gün, vakıf binasında Sergio’nun odasının kapısını açar açmaz Cardoso’yla karşılaşıverdik. Kırk yıldır tanışıyormuşuz ve sanki zaten birkaç saat önce berabermişiz gibi bir rahatlık duygusu saçarak hemen ayağa kalktı ve “Hadi benim odama giderek, bir kahve içelim” deyiverdi.

Fernando Henrique Cardoso ile odasında daldan dala bir sohbete koyulduk. Söz kendiliğinden ve birden Küba’ya geldi. Cardoso, Fidel Castro’yu gayet iyi tanıyor. Birkaç kez birlikte olmuşlar. Fidel Castro’nun kişisel özelliklerini anlatmaya başladı ve konu konuyu açtı; Cardoso, sözü Havana’da birkaç ay önce bir akşam yemeğinde biraraya geldiği Kübalı romancı Leonardo Padura’ya getirdi.

Leonardo Paduro’nun Troçki’nin Meksika’da öldürülmesini konu alan çok ilginç bulduğu kitabının “The Man Who Loved the Dogs” (Köpekleri Seven Adam) adıyla İngilizcede basıldığını söyledi.  Malûm Troçki’yi öldüren Stalin’in adamı, İspanyol komünisti Ramon Mercader, Havana’da yaşamış, orada ölmüş ve gömülmüştü.

Paduro’nun söz konusu kitabının ana teması “devrimci ütopyaların nasıl totaliter sapmalara yol alabildiği” imiş.

Troçki’den söz ederken, Meksika günleri, dolayısıyla Frida Kahlo ve Diego Rivera da konuşuldu ve tabii konu ister istemez Stalin’e geldi dayandı. Cardoso, Stalin’le ilgili Gürcistan anekdotları anlattı ve şu sıralarda Simon Sebag Montefiore’nin “Young Stalin” (Genç Stalin) adlı çok ilginç bir kitabını okuduğunu söyledi.

Bunun üzerine Cardoso’ya, birkaç yıl önce elimde o kitap ile Tiflis sokaklarında Stalin’in gençliğinin izini sürdüğümü anlattım ve Sebag Montefiore’nin “Jerusalem” (Kudüs) kitabını okumasını tavsiye ettim. “Mükemmeldir” dedim; Helena Gasparian atıldı, “Evet öyle” diye onayladı. Cardoso, kendisinin bu kitabı bilmiyor olmasına şaşırdı.

Tabii ki “Brezilya’nın durumu” da gündeme geldi. Halefi Lula ve onun yerini alan ve altı ay önce seçilmiş olmasına rağmen şimdilerde popülaritesi yüzde 30’un altına düşmüş durumdaki Brezilya Cumhurbaşkanı Dilma Roussef hakkında konuştuk, Cardoso’nun görüşlerini dinledik.

Brezilya Cumhurbaşkanı Dilma Roussef ile hem aynı kuşaktanız ve hem de tıpkı bizim gibi 1970’lerde başı “askeri rejim”le derde girmiş ve çok ağır işkencelerden geçmiş birisi.

Brezilya, şu sırada Cardoso sonrasının “yolsuzluk” öyküleri ve “siyasi meşruiyet krizi” konularıyla, Roussef’in halk tarafından seçildikten yarım yıl sonra erimeye başlamasının nedenlerine ait öykülerle çalkalanıyor.

Fernando Henrique Cardoso, daha sonra iki buçuk saat boyunca kalabalık salonda, en ön sırada, bir metre karşımızda oturarak, yerinden kımıldamadan bizim Türkiye ile ilgili anlattıklarımızı, sorulan sorulara cevaplarımızı dinledi.

Cardoso ile paylaşılan vaktin ardından, zihnim Erdoğan ile karşılaştırmaya yöneliyor. Fernando Henrique Cardoso (FHC) ile Recep Tayyip Erdoğan (RTE) ne kadar farklılar.

Brezilya’nın yakın tarihine “demokrasi mührü”nü vurmuş, askeri rejimi hukuken sona erdiren 1988 Anayasası’na emek vermiş Cardoso ile kıyaslandığında Erdoğan ne kadar da dizginlenemez hırsların esiri, hırçın ve kırıcı…

Erdoğan, her davranışını “halktan aldığı meşruiyet”e dayandırmak eğiliminde. Yani, yüzde 74 katılımlı bir seçimde aldığı yüzde 52 oy yani 21 milyon kişinin dokuz ay önce kendisine vermiş olduğu oy, Tayyip Erdoğan için adeta “her şeyi yapabilmesi için halkın kendisine verdiği sınırsız kredi.”

Brezilya, Türkiye’nin 10 misli büyüklüğünde 8 milyon kilometrekarelik bir ülke. Nüfusu, iki Türkiye’den fazla; 200 milyon dolayında. Cardoso böyle bir ülkede, yüzde 80’in üzerinde katılımlı seçimde 1994 yılında yüzde 54 oy almış, ve elde ettiği 34 milyon oy ile ilk turda seçilmiş. Üstelik, yüzde 17 ile ardından gelen Lula’ya yüzde 37’lik bir fark atarak Brezilya tarihinin uzak ara seçilme rekorunu kırarak cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş.

Fernando Henrique Cardoso, 1998’de ikinci kez ama yine ilk turda seçilmiş. 36 milyon oy ve yüzde 53 ile. Lula , yüzde 31 ile yine onun arkasında kalmış.

Yani nereden baksanız, Cardoso’nun “halk desteği” ya da “milli irade” sicili, Tayyip Erdoğan’dan çok daha parlak. Bir siyaset adamı çok büyük bir destekle iki dönem cumhurbaşkanlığı yaptıktan sonra, pekalâ dingin, sakin kalabiliyor, gayet insancıl, sıcak ve son derece alçak gönüllü olabiliyormuş.

Lord Acton’un meşhur sözüdür, “İktidar bozar; mutlak iktidar mutlaka bozar”

Şart değilmiş. Fernando Henrique Cardoso’yu görüp tanımasam, inanacaktım…