Seattle'da Gül ve Erdoğan'lı 'sanal' seyahat...

Hapisten yeni çıkmış Erdoğan'ın iki-üç yıl içinde başbakan olacağını ve 10 yıl kalacağını söylesem ?o sırada kim tahmin edebilirdi ki? kim inanırdı? Ama, oldu.
Seattle'da Gül ve Erdoğan'lı 'sanal' seyahat...

SEATTLE - Konuşma başlığım ‘Türkiye ve Değişen Ortadoğu’ olunca, Seattle ile aramdaki ‘kendi hikâyem’ ile başladım konuşmaya. Yaklaşık 14 yıl önce geldiğim vakit, kimdim; Türkiye neredeydi, Ortadoğu ne âlemdeydi? Ve, bütün bunlar bugün ne durumda? Gelecek ne gösteriyor?

Tabii, bir de ‘sabit’ yani ‘değişmeden’ kalanlar söz konusu. Örneğin, Seattle’ın simgesi sayılan Space Needle yerli yerinde duruyor. Space Needle yani ‘Uzay İğnesi’, kentin en yüksek yapısı. Gözlem kulesi olarak 1962’de inşa edilmiş. Modern mimari estetiğinin özelliklerini taşıyor, 50 yaşını geçmiş durumda ve doğum tarihinden bu yana Seattle’ın simgesi o oldu. Öyle de kalacak herhalde.

Aslında şehirlerin de kendi öyküleri vardır ve şehirler de doğarlar ve canlı organizmalar gibi değişikliğe uğrayarak yaşarlar. Ama onlara ait de ‘değişmeyen’ ve onların ‘kimliğini belirleyen’ unsurlar mevcuttur. Seattle, 1850’lere kadar Kızılderililerin yaşadığı mekânlardan biri. Şehir denecek bir hali yok. Alaska’ya doğru başlayan ve Amerikan tarihinde ‘Altına Hücum’ diye başlayan dönemin eseri. Seattle, maceraperest altın arayıcılarının Alaska yolundaki son durağı imiş.

‘Altına Hücum’ sırasında var olmuş ve Pasifik Okyanusu’na açılan bir kıstak üzerinde, masmavi sularıyla iki küçük ve güzel gölün (Lake Washington ve Lake Union adları verilmiş olan) yanı başına yerleşmiş olduğu, doğanın cömertçe sunduğu yeşilden ötürü o gün bugündür ‘Emerald City’ yani ‘Zümrüt Şehir’ ya da ‘Gateway to Alaska’ (Alaska’nın Geçidi) gibi sıfatlarla anılır olmuş.

Şehir yaşam süresi içinde nasıl değişmiş, 1962’de ‘Space Needle’ ile simgesini kazanmış ve daha sonra ismi dünya çapındaki Boeing, Starbucks, Amazon.com ve Microsoft gibi şirketlerle anılır olmuşsa, güneyindeki ‘beyaz giysili volkan’ yani Mount Rainier gibi ‘sabit’ değerleri de var.

Seattle’a kimliğini veren, bir de, kuruluş tarihi 1861’e giden University of Washington. University of Washington da Seattle’ın ‘değişmez’ bir ‘sabit değeri’.

Seattle için doğanın sunduğu Mount Rainier ve insan elinden 1962’de çıkan Space Needle gibi kazandığı özelliklere benzer biçimde, şehrin, seçtiği mor rengiyle bir başka ‘sabit değeri’ sayılan University of Washington’un da yaşam süresinin bir noktasında ‘insan eliyle’ kazandığı özellikleri bulunuyor. Örneğin, bu üniversite, dünyada ‘Osmanlı ve Türkiye araştırmaları’ bakımından önemli bir yer haline gelmişse –ki öyle- bu büyük ölçüde son 25 yıldır bu üniversitede ders veren ve şu sırada üniversitenin itibarlı Henry Jackson Uluslararası İlişkiler Okulu’nun Direktörü sıfatını taşıyan Prof. Reşat Kasaba’nın eseri.

(Bu arada, Reşat Kasaba’nın dünkü yazıda adını geçirdiğim, ‘Türkiye’nin Modernleşmesi ve Ulusal Kimlik’ (orijinal adı ‘Rethinking Modernity and National Identity’ adlı eserin de editörü olduğunu bir düzeltme olarak ekleyeyim ve tümüyle kendi emeğinin ve kaleminin ürünü olan ‘A Moveable Empire-Ottoman Nomads, Migrants & Refugees’i kaydedelim. ‘Konar Göçer İmpatarorluk: Osmanlı Göçebeleri, Göçmenler ve Mülteciler’ adıyla Türkçeye de çevrilen bu çalışma, bugünkü Türkiye kimliğini anlamak bakımından da çok özgün bir çalışma.)

University of Washington’daki konuşmaya bu gibi ‘metaforlar’dan söz ederek başladım ve yaklaşık 14 yıl önce yine bu üniversiteye ve yine ‘Türkiye’de değişim’ konusunda konuşma yapmak üzere geldiğim sırada, iki ismin –Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan- dünyada bilinmediğini, Türkiye’de de sıkıntılı bir dönemin içinde yaşadıklarını, hatta Seattle’a gelmemden kısa bir süre önce İstanbul’da beraber olduğum her ikisinden adı Tayyip Erdoğan olanın hapisten yeni çıkmış olduğunu söyledim. Benim o sırada Washington şehrinde ‘Towards Democracy with Islam: Turkey in the 21st Century’ (İslam’la Birlikte Demokrasi’ye: 21. Yüzyıl’da Türkiye) başlığı altında, bir kitap yazımına evrilecek bir çalışma yapmak amacıyla bulunduğumu hatırlattım.

Ben daha söz konusu kitabı yazamadan, söz konusu iki kişi 2001’de AK Parti’yi kurdular. AK Parti, 2002’de seçim kazandı. Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan sırayla başbakan oldular. Biri şu anda 7 yıla yakın süredir cumhurbaşkanı, diğeri 10 yılı aşkın süredir başbakan. Her ikisini de dünyada tanımayan kalmadı. Benim kitap, AK Parti’nin kurulması, iktidara gelmesi ve 10 yıldan fazla süre iktidarda kalması ile kendiliğinden yazılmış oldu.

Bu arada, 2000 yılında ben Seattle’a geldiğimde Hafız Esad hayattaydı. Saddam Irak’ta, Mübarek Mısır’da iktidardaydı ve aradaki Ortadoğu’yu ve bugünkü bölge manzarasını bir an gözünüzün önüne getirin.

Ve, zihninizde bugüne ve yarına sıçrayın; Türkiye’nin 2014 ve 2015 yıllarını kurgulamaya çalışın... Türkiye’de önümüzdeki iki yıl üst üste seçimler olacak ve Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan’ın sıfatlarının ne olacağını bilemiyoruz.

Seattle’daki konuşmada, Suriye’de işlerin ne şekilde seyredeceğini ve nasıl bir sonuç ile yeni bir şekil kazanacağını henüz kestiremediğimizi ve kimsenin de kestiremeyeceği üzerinde de durdum. Tüm bölge, geleceği bakımından Suriye’nin etkisine açık. Irak’ın geleceğini de bir bakıma Suriye’de gelişmelerin alacağı şekil belirleyecek. Keza, Lübnan’ın ve Ürdün’ün de... Dolayısıyla, Filistin sahasının ve İsrail’in ve tabii İran’ın ve Türkiye’nin de...

Ve, Allah ömür verir, bir 14 yıl sonra Seattle’a tekrar aynı konu başlığı altında konuşma yapmak için gelirsem; Seattle, Space Needle, Mount Rainier, University of Washington, hatta muhtemelen Prof. Reşat Kasaba değişmemiş olacağına göre, ‘Türkiye ve Ortadoğu’da değişim’e dair acaba ne söyleyecek olurdum?

Konuşmayı bu soruyu ortaya atarak ve cevabını arayarak tamamladım.

Tek bir şey kesin olurdu: O da, bugün yaptığım konuşmada söylediğim hemen her şey anlamını yitirmiş olurdu. Yani, Türkiye ve bölge öylesine değişmiş olurdu ki bugün konuştuklarımızın hükmü kalmamış olurdu.

Bunu kolaylıkla bilebilir ve anlayabiliriz; zira 14 yıl önce, o sırada ismini kimsenin bilmediği, hapisten yeni çıkmış Tayyip Erdoğan’ın iki-üç yıl içinde başbakan olacağını ve 10 yıl öyle kalacağını söylesem –o sırada kim tahmin edebilirdi ki?- kim inanırdı? Ama, oldu.

Dolayısıyla, bu kadar hızlı değişen ve böylesine çok ‘bilinmeyen’ unsur barındıran bir ülke ve bölgenin yakın geleceği için de kesin hiçbir şey söylenemez.

1999-2000’de Tayyip Erdoğan’ın 2001’de parti genel başkanı olacağını, 2002’de partisinin iktidara geleceğini, kendisinin de 2003’ten itibaren 2014’e kadar başbakanlık yapacağını söylemek, nasıl ciddiye alınması zor bir kehanet sayılacak idiyse, bugün de ona önümüzdeki 10 yıl için iktidar süresi biçmek, Türkiye ve bölgedeki değişim hızına bakıldığında çok riskli bir kehanet sayılabilir.

Böyle, buna benzer bir şeyler söyledim Seattle’daki konuşmanın sonunda.

Bu sözleri söylerken ve şu anda da yazarken düşündüm ki insanların zaman karşılaştırmalı zihinsel seyahatlere çıkmaları yararlı bir şey. Seattle’da bunu yapmaya çalıştım.

Kurban Bayramı’nın bu uzun tatil günlerinde deneyebilirsiniz...