Seçime böyle mi gidilecek?

Bölgeden günlerdir çatışma haberleri geliyor. "Sokağa çıkma yasağı" ilân edilerek, ilçeler dış dünyaya kapatılıyor. Ardından "katliam iddiaları" ortalığı kaplıyor. Yalın gerçeği tam olarak bilemiyoruz. "Medya dili", esasta, 1990'lardan pek farklı değil.

Seçim hükümeti kuruluyor. 1 Kasım’da seçime gidiyoruz.

Peki nasıl gidiyoruz? 7 Haziran’da AKP’nin çok gerilediği, 1 Kasım’da ise kesinlikle çökeceği “Bölge”de durum nasıl?

On gün kadar önce Yüksekova Haber’in kurucusu Necip Çapraz aradı. Sesi sitem doluydu. Yüksekova Haber’e 24 Temmuz’da “operasyonlar”ın başlamasından beri “internette erişim yasağı” konulmuş olmasının haksızlığından yakınıyordu. Sitemi, “Batı”daki kurumlara ve meslektaşlarına yönelikti.

“Biz” dedi, “Türkiye’nin batı bölgelerinde meydana gelen demokrasi ihlalleri karşısında dayanışmayı hiç ihmal etmedik. Ama, bize yapılan haksızlıklara dair, oradan hiçbir dayanışma sesi duymuyoruz. Biz, bu ülkenin insanı değil miyiz?”

Necip Poyraz Yüksekova’dan (Gever) beni aradığında, Şemdinli dış dünyaya kapatılmıştı. Bir yarım saat uzağındaki Yüksekova Haber ve teknolojinin verdiği imkânlar sayesinde Şemdinli’de ne olup bittiğini internet üzerinden video çekimleriyle izlemek mümkündü.

On gün sonra Yüksekova, dış dünyaya kapandı. Bazı mahallelerin üzerine top mermilerinin indiğini, video çekimlerinden izledim.

Nurcan Baysal, Diyarbakır’da yaşıyor. BM Kalkınma Programı’nın bölge projelerinde çalıştı. Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün (DİSA) kurucularından, genç kadın yazar. Radikal okurlarının iyi tanıdığı bir isim. Önceki gün T24’deki başlığını görünce, yazısının “sitem” yüklü olduğunu sezebildim:

“‘Bilmiyorduk’ diyerek geçmişin tanıklığından kaçtınız, bugün de kaçabilecek misiniz?”

O yazısından bazı bölümler:

“90’larda, birbirimize çooook uzak düştüğümüz o yıllarda, henüz ilk gençlik yıllarımın başında, birçok Kürt gibi ben de avuturdum kendimi. Batıdaki “kardeşlerimiz” neler yaşadığımızı bilmiyorlardı, bilselerdi kesin itiraz eder, bize yapılanlara izin vermezlerdi, sonuçta biz etle tırnaktık, birinin canı yansa elbet diğerinin de yanardı…

Bunun böyle olmadığı anlamam için çok uzun yılların geçmesi gerekmedi. Bilgi akışının hızlandığı 2000’lerde, Batı'daki ‘kardeşlerimiz’ için bilseler de pek bir şey fark etmediğini, ‘bilmenin’ bu ülkede ırkçılık ve milliyetçiliği azaltmadığını üzülerek gördük.

Şimdi yıl 2015. 90’lara çok uzak ve bir o kadar da yakın aslında… Yine köylerimiz boşaltılıyor, 140’tan fazla yerleşim yeri “güvenlik bölgesi” adı altında eski OHAL günlerine dönmüş durumda. Kürt çocuklar kapı önlerinde top oynarken, çalıştıkları ekmek fırınında katlediliyor, Kürtlerin evlatları öldürülüp, cesedine işkence edilerek sokakta gezdiriliyor… Ve tüm bunlar bu sefer Türkiye halklarının gözleri önünde cereyan ediyor.

Dünden beri sadece Yüksekova’da yaşananlara şöyle bir bakalım.

Devlet önce sokağa çıkma yasağını süresiz uzatıyor. Yasağın başlaması ile birlikte gece boyunca halkı tarıyor, evleri havan toplarıyla bombalıyor. Yüksekova’da bir katliam yaşanacağı bilgisini alan ve ilçeye girmek isteyen sivil toplum kuruluşları dahi ilçeye alınmıyor. Gazze’yi aratmayan görüntüler sergileniyor…

Sizleri bizi duymaya çağırıyorum! Sizleri Yüksekova’yı, Lice’yi, Ağrı’yı, Diyarbakır’ı, Diyadin’i, Varto’yu, Dersim’i duymaya çağırıyorum! Bu son şans, gelecekte birbirimizin yüzüne bakabilmek için bunlar son ihtimaller artık!

‘Bilmiyorduk’ diyerek geçmişin tanıklığından kaçabilirsiniz, ama bugünün tanıklığından kaçma şansınız yok artık!”

Gözlerim “sosyal medya”da Selahattin Demirtaş’ın yazdıklarına takılıyor:

“Medya susarak katliamlara ve savaşa ortak olmaya devam etmekten hiç mi ders çıkarmadı. 90’larda sustunuz da her şey daha mı iyi oldu?”

“Yüksekova’da gerginlik yok, katliam var. Halka karşı doğrulttuğunuz her silah ters tepecek ve başlattığınız savaşınızın altında kalacaksınız.”

Selahattin Demirtaş, dün de Viyana’dan haykırıyordu, “AKP’nin memuru olan Vali’nin yüzde 100’e seçilmiş vekilleri”, yani HDP’li Hakkari milletvekillerini Hakkari’ye sokmamaya çalıştığını vurguluyordu.

Seçime böyle nasıl gidilecek?

Bölgeden günlerdir çatışma haberleri geliyor.  “Sokağa çıkma yasağı” ilân edilerek, ilçeler dış dünyaya kapatılıyor. Ardından “katliam iddiaları” ortalığı kaplıyor. Yalın gerçeği tam olarak bilemiyoruz. “Medya dili”, esasta, 1990’lardan pek farklı değil.

Ama, 1990’lara oranla temel bir farklılık söz konusu. “Şehit aileleri”nden ardardına “savaş karşıtı” tepkiler yükseliyor. İşte dünkü Cumhuriyet’ten şu satırlar:

“Siirt’in Şirvan-Pervari karayolu üzerine yerleştirilen el yapımı patlayıcının, askeri aracın geçişi sırasında patlatılması sonucu şehit olan uzman çavuş Hakan Aktürk’ün kayınvalidesi, Osmaniye'de incelemelerde bulunan CHP heyetine, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la telefonda geçen diyaloğu anlattı…

CHP heyetiyle görüşen Hakan Aktürk'ün kayınvalidesi Emine Küçüktamer, cenaze sonrası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kendilerini aradığını belirterek, şunları anlattı:

‘Bir telefon çaldı. Kızım açmadı telefonu, şehidin kız kardeşi telefonu açtı. Arayan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'dı. Şehidin kız kardeşi 'Kimsin sen? Cumhurbaşkanı mısın Başbakan mısın?' dedi. 'Cumhurbaşkanıyım' dedi. Şehidin kız kardeşi ise 'Senin Bilal'in de böyle bayrağa sarılı gelirse bizi anlarsın. Senin oyların azaldı diye bizim çocuklarımızın, ağabeylerimizin bedel ödemesi mi lazım' dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise 'Ağabeyin de bu mesleği seçmeseydi' dedi. Değil cumhurbaşkanı, 60 yaşındaki bir insanın söyleyeceği bir söz mü bu? Şehidin kardeşi ise 'Meslek mi koydunuz ki, herkes memleketini terkedip de gitmezdi.' diye konuştu.’ 

Yaşanan bu olayların ardından damadı gibi uzman çavuş olan kendi oğlunu da istifa etmesi için bu sabah görev yerine gönderdiğini anlatan kayınvalide Küçüktamer, ‘Uzman Çavuş oğlum görevinden ayrılacak, bugün istifasını verecek. Şimdiye vermiştir belki de. İkinci bir acı daha yaşamak istemiyorum. Oğlumun başına da bir iş gelirse ikimizi beraber gömmeleri lazım. Savaş ise hep beraber gidelim. 1. Dünya Savaşı'nda, Çanakkale Savaşında nice kadınlarımız gitti. Biz de gideriz. Ama savaş yok, bir şey yok ortada, herkes koltuğunda rahat oturacak diye neden bizim çocuklarımız ölsün?’ dedi.”

Önceki gün ise bir başka “şehit yakını”na ilişkin haberde şu satırlar da çok çarpıcıydı:

“Siirt’te şehit olan Recep Beycur’un Erzurum’daki cenazesinde ‘Kardeşi kardeşe kırdırıyor. Cumhurbaşkanı bunu bilsin. Ben bunu bu yaşa getirene kadar ne çektim biliyor mu? Allah’tan hiç mi korkmuyor?’ diye isyan eden Ömer Butur, Erzurum Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi’nden aranarak ifadeye çağrıldı. Bulur, ‘Beni tutuklayınca bu sorun çözülecekse tutuklasınlar, Değil 1 yıl 5 yıl bir ömür boyu hapis yatmaya razıyım ama yeter ki bu kan dursun, bu savaş dursun, bu genç fidanlar kırılmasın. İki kişinin çıkarı için bu canlar gitmesin’ dedi.”  

Önceki gün Cizre’den de ölüm haberleri geldi. CHP Genel Başkanı Sezgin Tanrıkulu’nun “sosyal medya”ya düşen cümleleri:

“7 yaşında bir çocuk sokakta öldürülüyorsa ve birileri bunu 'ama terör...' diyerek savunabiliyorsa söz bitmiş, biz bitmişiz ?#BaranCağlı”

1 Kasım seçimlerine böyle mi gidilecek?

Durdurun kanı.

Ne yapalım edelim, durduralım kanı.