'Soykırım' mıydı?

Hepimiz için 'mesele' her şeyden önce 'ahlaki' ve 'insani'dir. 1915'te olanı tanımak yerine ona 'mazeret' ararsak hep birlikte çürürüz.
'Soykırım' mıydı?

Tam 99 yıl geçmiş. Seneye 100. yıldönümü olacak ve adeta bir 'ebedi baş ağrısı' gibi süreceğe benziyor Türkiye’nin 'ahlaki migreni'.

Dikkatimi çektiği için bir seferinde damdan düşer gibi sormuştum Hrant’a: "Bugüne dek senin ağzından hiç ‘soykırım’ sözcüğünü işitmedim. Ne aramızdaki konuşmalarda ne televizyonlarda ya da panellerde konuştuğun vakit. Sence ‘soykırım’ mıydı?"

Hrant, şaşkın nazarlarını dikmişti üzerime; ağzından "Ben Ermeniyim Cengizciğim" sözcükleri dökülmüştü.
İrdelemeye devam ediyordum, "Peki, sence ‘soykırım’ mıydı" sorusunun tek sözcüklük cevabına takılarak.

Hrant, anlamlı bir karşılık vermişti: "Bu, bizler için bir ‘iç bilgi’dir. Bu bilgiyle doğarız biz" demişti: "Aramızda hiç konuşulmaz. Konuşmayız. Ama biliriz."

Öyleydi gerçekten. Öyle olduğunu biliyordum. Ortaokul yıllarımda dört yıl boyunca Anadolu’nun orta yerinde, Kayseri yakınlarında yatılı okurken sınıf ve okul arkadaşlarımın yaklaşık dörtte biri Ermeniydi. Çukurova’nın ortasında geçen üç yıllık, yine yatılı, lise hayatımda da birçoklarıyla birlikte devam ettik.

Dolayısıyla bilirim Ermenilerin 'bu konu'yu yani 'soykırım' konusunu aralarında hiç konuşmadıklarını. Bizlerle de konuşmazlardı, aralarında da konuşulmazdı.

'Bizler' de konuşmazdık. Ama biz de bir 'iç bilgi' olarak, aramızda hiç konuşmadan, 'bir zamanlar çok kötü şeyler olmuş olduğunu' bilirdik. Hiç kimse bunu öğretmemişti ama bilirdik, Ermenilerin başına çok kötü şeyler gelmiş olduğunu.

Sonraları o 'çok kötü şeyler'i deşmeye başlayınca, '1915 gerçeği' ile yüz yüze gelmeye de başladık haliyle. Ve önce 'inkâr'la başladık. Sonra, 'onların ihaneti'ne geldi sıra. Dünya savaşı koşullarında 'devletimizi sırtından vurmak isteyen çeteler'le 'onlar' eşanlamlı kullanılıyordu. 'Savaş şartları' ve 'askeri mecburiyetler' adeta 'hafifletici sebepler' olarak zihinlere yerleştirilmeye başlandı.

Daha sonra biraz eşitlendi yaklaşımımız; 'mukatele' olmuştu. Yani, 'taraflar' karşılıklı olarak birbirlerini öldürmüştü. Yani, 'tek taraflı' bir durum yoktu ortada. Tarihin 'her iki taraf için' de can sıkıcı sayfalarıydı bunlar ve tabii ki, konu 'tarihçilere bırakılmalıydı'.

Tarih boyunca kendi topraklarında yaşamış olan koca bir ulusal-dini topluluktan geriye kılıç artıklarının kaldığı gerçeğine gözlerin kapanması zorlaşınca, sonucunda taraflardan birinin yendiği diğerinin yenildiği 'mukatele' tezi de zayıflamaya başladı. Bir 'gönülsüz sürgün' hali olan 'tehcir', biraz da 'büyük trajedi' anlamında, hatta 'katliam' çağrışımı yapacak şekilde kullanılmaya başlandı 'bizim mahalleler'de.

Bazıları için varılan en ileri nokta, -şimdilik- bu oldu. 'Soykırım' ile 'büyük trajedi' ya da 'büyük katliam' arasında basit bir 'semantik sınırı'nın olduğunu bilenler, "Soykırımı kabul edemem, bence soykırım değildi" diyorlar.

Bu; kimisince altından kalkamayacağı bir 'ayıp' duygusunun basıncından, kimileri için ise "Soykırımı kabul edersek, tazminat ödemek zorunda kalırız" cinsinden 'ayıplı' bir duygudan, oportünizm bulamaçlı pragmatizmden kaynaklanıyor. Ayrıca, 'BM Soykırım Konvansiyonu’nun (1948) hükümlerinin 'geriye yürümez' nitelikte olduğundan hareketle tazminat ödenmeyeceği yolunda teminat verip, yürek ferahlatmaya çalışanlara da rastlanıyor.

'Soykırım' konusu öyle ki, ABD Başkanı’nın her yıl 24 Nisan mesajı merakla bekleniyor ve 'genocide' yani 'soykırım' sözcüğünü kullanmaması, bunun yerine hem de Ermenicesiyle 'metz yeghern' sözcüklerini kullanması neredeyse büyük bir siyasi-diplomatik zafer kazanılmışçasına, adeta bir ulusal kutlamaya dönüştürülüyor. Oysa 'metz yeghern', BM’nin 1948 tarihli 'Soykırım Konvansiyonu’na kadar ve ondan sonrasında bile, 1915’i anlatmak için kullandıkları sıfat.

Türkiye’nin olan, "ABD Başkanı, 'soykırım' değil, 'büyük katliam' yaptığımızı söyledi" diye –özellikle devlet katında- ayıplı sevinci.

Ne yalan söyleyeyim, Samantha Power’ın 'A Problem From Hell- America and the Age of Genocide' adlı 2002 tarihinde yayımlanan anıt-kitabını okuyana dek, benim de kafam bu konuda karışıktı.

Bugün ABD’nin BM Baştemsilcisi ve Obama’nın en yakınlarından olan Samantha Power, 1970 doğumlu, sonradan ABD vatandaşlığına geçmiş bir İrlandalı. Kitabı, 'Soykırım Çağı'nda ABD politikalarını eleştirmek amacıyla yazılmış. Başta Pulitzer, 10 büyük ödül kazanmış olan kitap, Kamboçya’dan Bosna’ya, Rwanda’dan Kosova’ya, Irak’a, Kürtlere dair birçok 'soykırım örnekleri'ne yer veriyor.
Bu eşsiz kitap, Raphael Lemkin ile başlıyor, onunla bitiyor. Kitabın ilk 84 sayfası Lemkin ile ilgili. Raphael Lemkin, 'BM Soykırım Konvansiyonu’nu kaleme alan, Polonya Yahudi kökenli bir Amerikalı. 'Soykırım' sözcüğünü icat eden o. İnsan hakları hukukunun kurucularından, ceza hukuku otoritelerinden biri. Bu konulara, Lvov Üniversitesi’nde öğrenci iken, bir yerel gazetede Talat Paşa suikastı haberini okuduğu vakit takılmış.

Yani?
Yunanca geno ve Latince caedere sözcüğünden türettiği cide’yi birleştirerek ürettiği Genocide yani 'soykırım' sözcüğü Lemkin’in eseri. Lemkin, bu konulara 1915 incelemesi üzerinden eğilmiş ve 1948’de 'BM Soykırım Konvansiyonu’nu da o kaleme almış.

Yani, Lemkin’i Lemkin yapan 'başlangıç noktası', 1915 ve Ermenilerin yaşadığı büyük felaket. Artık, bu 'soykırım' mıydı, değil miydi diye sormanın bir anlamı olabilir mi?

Türkiye'de konu anlamsız bir 'semantik' tartışması olmamalı. Ne olması gerektiğinin en duru ifadesini bir Türk hukukçusunun (Ümit Kardaş) şu satırlarında bulabiliriz:

"... İster Ermenilerden bazı unsurların hak talepleriyle ayaklanmaları, ister dış güçlerle harekete geçirilmeleri olsun hiçbir gerekçe bu insanlık trajedisini meşrulaştıramaz. Yaşananları hukuki ve teknik bir kavram olan soykırım üzerinden tartışmak yanıltıcıdır. Mezalim ve katliam insaniyetle bağdaşmaz. İnsanlığın vicdanında mahkûm olmak, soykırımla yargılanmaktan daha haysiyet kırıcıdır. Hakikatleri gizleme ve inkâr üzerine kurulan bir düzen, devleti ve toplumu hastalandırır ve çürütür.

İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin ve bunlara bağlı kadroların, çetelerin ve çapulcuların eylemlerini sahiplenmek ve savunmak insani ve ahlaki bir tavır değildir. Türkiye, yaşatılan mezalim ve katliamları kabul ettiğini ve bundan dolayı toplum ve devlet olarak en yüksek insani değerler olan hakikat, adalet ve insaniyeti savunduğunu, geçmişte bunu yapanların zihniyet ve eylemlerini mahkûm ettiğini bütün dünyaya duyurmalıdır. Bu yapıldıktan sonra diyasporada yaşayan tüm Ermenilere yurttaşlık daveti yapılmalı ve kendilerine T.C. yurttaşlığı verilmelidir. Bu; diyaspora Ermenilerinin, atalarının binlerce yıl yaşadığı, mallarını, mülklerini, anılarını ve tarihlerini baskı sonucu bıraktıkları coğrafyaya dönüşleriyle birlikte öfkeye dönüşen acılarını azaltacaktır. Ermenistan sınırı hiçbir koşul öne sürülmeden açılmalıdır. Türkiye, Ermenilerin acılarını azaltırken kendi korku, kompleks ve kaygılarından da kurtularak özgürleşecektir." (1915-2015, 15 Nisan, Taraf)

Bu kadar.
Hepimiz için 'mesele' her şeyden önce 'ahlaki' ve 'insani'dir. 1915’te olanı tanımak yerine ona 'mazeret' ararsak, hep birlikte çürürüz.
Tanırsak, 'özgürleşiriz'.
Bugün, 99. yıldönümünde 1915 anıları önünde saygıyla eğiliyorum.

http://www.radikal.com.tr/118832111883210