'Süreç' açısından anayasa taslakları

Kürt sorununun çözüm çerçevesi, anayasada aranıyor. Bunun için ise en azından Ak Parti ile BDP arasında 'anayasal uzlaşma', 'olmazsa olmaz' şart.
'Süreç' açısından anayasa taslakları

Siyasi partiler tarafından Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na verilen taslaklar, partilerin birbirleriyle aralarındaki doğal ve anlaşılır farkların yansıması. Buraya kadar şaşırtıcı olan bir şey yok denebilir. Ancak Kürt sorununun çözümü ve şu sırada ‘başlangıç’ aşamasında bulunduğumuz ‘süreç’ açısından bakıldığında ortada bir ‘sıkıntı’ var da denebilir.
Sıkıntıdan kasıt, Ak Parti’nin taslağı ile BDP’nin taslağı arasındaki temel farklılık. Anayasanın –eski deyimle dibace, preambül olarak Fransızca vurguyla telaffuz edilen alafranga sözcükle preamble- ‘başlangıç’ bölümünde BDP, ‘Türkiye halkı’ sözcüklerine yer verirken Ak Parti, ‘Türk milleti’ diyor. CHP, ‘Türkiye Cumhuriyeti ahalisi’ diye ilginç bir ‘orta yol’ formülü üretmiş gibi gözükürken daha sonra ‘Türk ulusu’ diye devam ediyor. Lafzı tartışılabilir ama ruhu, mevcut anayasa gibi.
‘Anayasal konsansüs’ –özellikle MHP ile- mümkün gözükmediğine göre Kürt sorunu açısından Ak Parti ve BDP yaklaşımları üzerinde durulmalıdır. Arada önemli farklılıklar var.
Bunlar, temel ve ‘süreç’i zorlayacak özellikte sayılabilir mi?
Evet, çünkü BDP ve arkasına aldığı varsayılan ve ‘silahları susturması’ ve hatta ‘silahlara veda etmesi’ beklentisiyle ‘süreç’in kendiliğinden ‘tarafı’ konumundaki PKK’yı bu adımları atmaya teşvik edecek en önemli husus, ‘yeni anayasa’nın ‘etnik göndermeler’den arındırılmasıydı. ‘Etnik referans’tan, -onlar açısından- kastedilen ‘Türk milleti’ ya da ‘Türk ulusu’dur. ‘Millet’ ile ‘ulus’ sözcükleri arasındaki fark, ilkinin sağ siyasi gelenek, ikincisinin sol siyasi gelenek tarafından tercih edilmesinden ibarettir. Sol siyasi geleneğin ‘birinci tercihi’, bilindiği gibi, ‘ulus’ yerine ‘halk’ sözcüğünün kullanılmasıdır.
Gerçi, yürürlükteki 1982 Anayasası’nın ‘başlangıç’ bölümündeki ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda’, ‘Türk varlığının, devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının’ gibi ibareler, Ak Parti taslağında yok. Ama bunun yerine şu yerleşmiş:
“Herkesin insan haysiyetinden kaynaklanan evrensel hak ve hürriyetlere sahip olduğu inancıyla her türlü ayrımcılığı reddeden, kültürel zenginliğimizin kaynağı olan etnik ve dini farklılıklarımıza saygı duyarak müşterek tarihimiz ve değerlerimiz etrafında birlikte yaşama arzusuyla hareket eden biz Türk milleti; demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne dayanan bu anayasayı egemen irademizin ifadesi olarak kabul ve ilan ederiz.”
Dikkatle okunduğunda, ‘Kürt kimliğinin tanındığı’, ‘inkârından vazgeçildiği’ ve ‘dolayısıyla onun da içerildiği ve kapsandığı’ gibi argümanlar ileri sürülebilir. Bunların, ‘yeni anayasa’da kendilerine gönül rahatlığıyla yerleşebileceği bir yer bulmak isteyen ‘Kürt siyasi hareketi’nin çevresindeki Kürtleri tatmin eder mi, bunun kolay bir cevabı yok. Elbette, bu dil, Abdullah Öcalan tarafından kabul edilirse BDP, sıkıntıya girer.
Ama eğer, ‘yeni dönem’le birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden ‘kuruluş dönemi’nden söz edildiğine ve bunu bir şekilde bizzat Abdullah Öcalan’ın yaptığına bakılırsa söz konusu ‘kurucu-ortak unsur’ olmak bakımından, Ak Parti taslağında niteliksel bir sorun gözüküyor.
Hatırlanabileceği gibi, başta Öcalan, ileri gelen Kürt şahsiyetleri, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na gönderme yapıyorlar. Böyle bir taslak, 1921 Anayasası’ndan ziyade, onların, Kürtlerin devlet yapısından dışlanma belgeleri olarak algıladığı diğer anayasaların ‘revize edilmiş’ halini andırıyor.
BDP’nin ‘başlangıç’ bölümü için seçtiği sözcükler ise şöyle:
“Türkiye Halkı, bütün bireylerin ve halkların, evrensel insan hak ve özgürlüklerine sahip olduğu inancını taşıyoruz. Irk, dil, din, mezhep, cinsiyet, cinsel yönelim, etnik köken ve benzeri hiçbir ayrım yapmaksızın herkesin eşit olduğunu kabul ediyoruz. Türkiye’de yaşayan tüm farklı kimlikler, kültürler, diller ve inançlar bu anayasanın güvencesi altındadır. Farklılıklarımızı, toplumsal bütünlüğümüzün harcı olarak görüyoruz. Bu anayasayı da bu değerlere bağlılığımızın ve birlikte yaşama irademizin bir beratı olarak kabul ve teyit ediyoruz.”
BDP Taslağı’nın ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Esasları’na ilişkin ilk bölümünde 1. Maddenin 3. Fıkrası şöyle düzenlenmiş: “Devletin idari yapısı ademi merkezi sistem esasına göre düzenlenir. Devletin toprak bütünlüğüne dokunulamaz.”
Üçüncü ve ‘dil’ ile ilgili madde önerisi ise bunlarla tutarlı biçimde şöyle:
“Madde 3 - (1) Devletin resmi dili, Türkçedir. Tüm vatandaşların resmi dili öğrenme görevi ve hakkı vardır. Türkiye halkının kullandığı diğer anadiller bölge meclislerinin kararıyla ikinci resmi dil olarak kullanılabilir. (2) Herkes, özel yaşamında ve kamusal makamlarla olan ilişkilerinde resmi dilin yanı sıra kendi anadilini kullanma hakkına sahiptir. (3) Devlet, ülkenin ortak kültürel mirasını oluşturan bütün dillere saygı duymak, dilleri korumak, dillerin kullanılmasını ve gelişmesini sağlamakla yükümlüdür.”
Gelin şimdi de önemli bir ‘temel haklar belgesi’ olarak kabul edilen 1978 İspanya Anayasası’nın üç fıkralı üçüncü maddesini okuyalım:
“(1) Kastilyan Devlet’in resmi dilidir. Tüm İspanyolların onu öğrenme görevi ve onu kullanma hakkı vardır. (2) Diğer İspanya dilleri de adı geçen özyönetime sahip toplulukların, statüleri ile uyumlu olarak, resmi dilleri olacaktır. (3) İspanya’nın farklı dillerinden kaynaklanan zenginliği, özellikle saygı gösterilecek ve korunacak olan bir kültürel mirasıdır.”
Amerika’yı yeniden keşfetmek gerekmediği için, İspanya Anayasası’ndan ‘kopya çekmeye’ de (ya da ‘esinlenmiş’ olunmasına) karşı çıkılmaz. Ancak, İspanya Anayasası, 17 özerk bölge ve 2 özerk şehiri, ‘idari yapı’ olarak kabul etmiş olan bir ülkenin anayasasıdır. Buna karşılık, İspanya Anayasası, ne federasyon ne de ‘üniter devlet’ sözcüklerine yer verir.
Aslında bu noktada da BDP tutarlı çünkü 5. maddenin 2. fıkrasında “Yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ve Bölge Meclislerine aittir” diyerek ‘özerklik modeli’ni adını koymadan önermiş oluyor. Yürütme için ise 3. fıkrada, “Yürütme görevi, anayasa ve kanunlar çerçevesinde, ademi merkezi yönetim esaslarına uygun olarak cumhurbaşkanı, bakanlar kurulu ve bölge başkanlıkları tarafından yerine getirilir” diyerek ‘özerklik modeli’ni takviye ediyor.
Ak Parti ise “Yürütme görevi başkan tarafından yerine getirilir” şeklindeki yalın bir madde ile bir yandan ‘Başkanlık sistemi’ önerisi getiriyor ama taslağın diğer bölümleri, tutarlılık halinde bu maddeyi desteklemiyor ve muğlak bırakıyor.
Sonuç olarak, ilk bakışta, ‘lafzı ve ruhu’ itibariylee ‘uzlaşma’nın mümkün gözükmediği anayasa taslakları, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunulmuş halde.
Bunların ne kadarı İngilizce deyimle ‘fall back position’ yani bir başka adımı atabilmek bakımından ‘geri çekilebilir’ nitelikte, ne kadar ‘vazgeçilemez’ yani ‘ilkesel’ nitelikte; göreceğiz.
BDP, bütün bu konular için Abdullah Öcalan’a başvurmak zorunda kalacak mı? Onun bu dikenli konuya yaklaşımı ne olacak; onu da göreceğiz.
Kürt sorununun çözüm çerçevesi, yeni anayasada aranıyordu. Bunun için ise en azından Ak Parti ile BDP arasında ‘anayasal uzlaşma’, ‘olmazsa olmaz’ şart sayılıyor.
‘Anayasal uzlaşma’ olabilir mi? Olabilir belki.
Nasıl?
Tartışacağız...