Suriye-'Çözüm Süreci' bağlantısı...

Suriye'deki gelişmeler ile Türkiye'deki 'çözüm süreci'ni iç içe geçiren görünmez bir mekanizma söz konusu. Bu görülürse çok şey yerli yerine oturur.
Suriye-'Çözüm Süreci' bağlantısı...

Rusya’nın St.Petersburg şehrinde yapılan G20 Zirvesi’ne Suriye konusunun damgasını vuracağı biliniyordu. Öyle de oldu. Ancak Suriye konusunda ters pozisyonlarda yer alan Obama ile Putin arasında herhangi bir orta yolda buluşma sağlanamadığı gibi, zirveden Suriye’ye müdahale yanlısı olan Obama’nın güçlü çıktığı hayli kuşkulu.

Zirve sonunda, Tayyip Erdoğan’ın da (yani Türkiye’nin) aralarında bulunduğu 11 ülke liderinin Suriye konusunda –askeri müdahaleden söz etmemekle birlikte- sert içerikli bir bildirinin altına imza atması, G20’nin Suriye konusundaki ‘konsensüsü’nü yansıtmaktan ziyade, uluslararası sistemde çok derin ayrılıkların mevcudiyetine işaret ediyor.

Obama’nın, Hollande’ın (Fransa) ve Tayyip Erdoğan’ın (Türkiye) yanı sıra, İngiltere, Kanada, Avustralya, S.Arabistan, İspanya, Japonya, Güney Kore gibi ülkeler ve İtalya silahlı mücadeleden söz edilmemiş olduğu için bildiriye imza attı.

İmza atmayanlar Putin’in (Rusya) yanı sıra Çin, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika, Brezilya, Arjantin, Güney Afrika ve Merkel (Almanya). Bu tablodan, Suriye’ye karşı ABD öncülüğündeki askeri müdahalenin yeterli uluslararası destek bulacağını söyleyebilmek kolay değil. Birçok ülke, elde edilmesi –Rusya ve Çin’in Güvenlik Konseyi’ndeki tavrından ötürü- imkânsız bir BM onayını şart görüyorlar.

Bu ‘manzara’, Obama’yı sıkıntıya sokmuş durumda. ABD Başkanı, zaten Kongre’ye gitmeye kendisini mecbur hissetmişti ve şimdi Kongre’de istediği sonucu alabilmesinin güçlüğü üzerinde duruluyor. Nitekim, Obama, salı gecesi bir önemli konuşma yaparak, Kongre desteğini almaya çalışacak.

Obama’nın kapsam ve süresini ‘sınırlı’ olarak zaten ilan etmiş olduğu Suriye’ye karşı Amerikan askeri harekâtı, bu gelişmeler ışığında değerlendirildiğinde, olabilecek midir? Britanya parlamentosuna paralel bir karar Kongre’den çıktığı takdirde, Obama’nın ‘vur’ emri vermesi beklenemez.

Her şeye rağmen, Obama’nın Kongre’yi ve Amerikan kamuoyunu ikna edeceği varsayımından hareket edersek, harekâtın hedefleri hakkında -NYT’nin cuma günü verdiği habere dayanarak- söylenebilecek olan şudur: Pentagon, potansiyel seçenekler ve hedefleri arttırmıştır ve buna göre 50’nin üzerindeki hedef vurulacaktır.

Vurulacak hedefler arasında, kimyasal silah kullanmış ve depolamış olan askeri birlikler, bunların karargâhları, roket, uzun menzilli batarya ve füze üsleri, havaalanları ve hava savunma sistemleri yer alacaktır.

Hedefleri ‘neyin’ vuracağına gelince, bunların başında Doğu Akdeniz’den ateşlenecek Tomahawk seyir füzelerinin geldiği biliniyor. Ağır bombardıman uçakları kullanılacak mı, kullanılırsa Türkiye’deki İncirlik Hava Üssü bu amaçla kullanılacak ve bu yolla Suriye rejimine karşı askeri harekâta en hevesli ülkelerin başında gelen Türkiye, savaşın içine çekilecek mi?

Bu soruların cevabı henüz yok.

Suriye’ye karşı Amerikan füze saldırılarının, Suriye’deki iç savaşın dengesini değiştireceğini düşünenler de var. Suriye muhalefeti içinde, ABD harekâtının arkasından bir ‘siyasi boşluk’ oluşması ve Başşar Esad rejiminin aniden çökmesinden endişe edenler mevcut.

Örneğin, Washington Post’un tanınmış köşe yazarı David Ignatius’a konuşan ÖSO Güney Cephesi Komutanı General Ziyad Fahd, ABD’nin başkent Şam çevresindeki altı hava üssü ve üç füze bataryasını vurması halinde, bu hedeflerin devre dışı kalması sağlanırsa, 30 bin kişilik bir kuvvetle kendisinin harekete geçebileceğini ve rejimi Şam ve çevresinden temizleyebileceğini iddia ediyor.

Aynı komutan, ‘sahayı bilen’ gözlemcilerin de paylaştığı bir değerlendirme yapıyor ve an-Nusra ve diğer ‘radikal İslamcı’ grupların Şam ve çevresinde nispeten zayıf olduklarına, onların asıl gücünün Suriye’nin kuzeyinde bulunduğuna işaret ediyor.

Bir Amerikan askeri saldırısının, ‘iç savaş dengesi’ni ‘muhalefet lehine çevirmek’ten ziyade, ‘daha büyük kaosa yol açacağını’ ve bundan an-Nusra ve benzeri örgütlerin yararlanacağını öne süren ve ‘bölgenin içinden gelen’ değerlendirmeler de söz konusu.

Bölgenin en tecrübeli siyasi aktörlerinin başında gelen Lübnanlı lider Velid Cumblat önceki gün as-Sefir gazetesinde yer alan değerlendirmesinde, ‘İndirilecek darbenin Lübnan’da kaosu arttıracağını’ öne sürüyor ve sözü Suriye muhalefetine getirerek, Suriye muhalefetinin ‘birlik olmadığından’ yakınıyor ve “Bugün Suriye’nin sokakları her yerden gelen muhalefet savaşçılarıyla dolu. Çok sayıda intihar saldırıcısı ve cihadi unsur ve bunlar Suriye halkının ve ulusal muhalefetin çıkarlarına zarar veriyorlar” diyor.

Türkiye açısından Suriye ile ilgili yakın vade açısından iki seçenek var ve ikisi de ilk bakışta ‘kötü’:

1. ABD’nin Kongre’den olumsuz karar çıkması halinde herhangi bir harekâttan kaçınması, bırakın kapsamlı bir askeri harekâtı, ‘siyasi sermayesi’ni asıl olarak Başşar Esad rejimine bağlamış olan Tayyip Erdoğan’ı, bölgesel ve uluslararası etkisine çok daha büyük ölçüde zora sokacaktır;

2. ABD’nin bir askeri harekâta girişmesi halinde, Başşar Esad rejiminin zayıflaması halinde ortaya çıkacak kaos, en ziyadesiyle kendisini Kuzey Suriye’de gösterecek; an-Nusra ve benzeri örgütler ile Kürtler (özellikle PYD) arasındaki çatışmalar şiddetlenecektir. Türkiye, bir yandan bu İslami örgütlerle dolaylı bağlantıda bulunan iktidarı ve PYD başta olmak üzere Suriye Kürt örgütleriyle ve halkıyla doğrudan bağlantılı olan başta BDP ve kendi Kürt halkıyla, ‘Suriye denklemi’nin içine daha yoğun biçimde çekilecektir.

Tayyip Erdoğan hükümetinin Suriye politikasında, Türkiye için, her halükârda –en azından kısa vadede- ‘zarar’ var. Bu, kaçınılmaz. Yapılacak iş ya da yapılması gereken ‘damage minimization’ yani ‘zararı asgariye indirmek’ olacaktır.

Bu da ‘tercih’i zorunlu kılacak. Yani; Türkiye’nin yaklaşık 900 kilometrelik sınırının, mümkün olduğu ölçüde Kürtlerden arındırılarak ya da oralarda Kürt nüfusun ‘tehcir’i sağlanarak el-Kaide ve benzeri radikal İslami örgütlerce kontrol edilmesinden yana mı olunacaktır.

Bu yönde atılacak her adım, Türkiye’deki ‘çözüm süreci’nin kuyusunu kazma anlamına gelir. Zira, Suriye’deki PYD’yi PKK ile ve Türkiye’nin ‘yasal aktörü’ BDP’den –ki, her ikisi de ‘çözüm süreci’nin faal unsurlarıdır- ayırmanın imkânı yoktur.

‘Tercih’, Kürtler lehinde yapılırsa, Türkiye sınırlarının ötesinde PYD ağırlığı altında (yani fiilen PKK) bir ‘özerk’ Kürt antitesinin doğmasına, Ankara ebelik yapmış olacaktır. Böyle bir gelişme, haliyle, Türkiye’deki ‘çözüm süreci’nin selametinin ve başarılı bir sona erişmesinin de en önemli güvencesini oluşturacaktır.

Türkiye’deki ‘çözüm süreci’ üzerinde Rojava’daki gelişmeler tayin edici etkiye sahiptir derken, bütün bunları kastediyoruz.

Hafta içinde (5 Eylül Perşembe) bir İranlı Kürt olan değerli bilim insanı Prof. Abbas Veli’nin Radikal’de Ezgi Başaran’a söylediği sözleri bir kenara yazın:

“Türkiye, Suriye konusunda çok yanlış ve başarısız olmuş bir politika izledi. Bu politikanın belkemiğini Kürtleri azınlık sayan veya dışlayan bir muhalefeti şekillendirmek oluşturuyordu. Suriye’deki gerçeklerden kopuk olan bu politikanın sonucu şu oldu: Kürtler, Özgür Suriye Ordusu’ndan koptu ve kendi yolunu çizmeye karar verdi. İronik olarak, PYD’nin ayrışmasında birinci sorumluluk Türkiye’nin bu politikasınındır. Salih Müslim ile görüşmek ancak iş işten geçtikten sonra akla geldi. Ki o noktada Müslim artık zayıf bir pozisyonda değil ve oyunu AKP’nin istediği gibi oynamayacak.”

Anlaşılabileceği gibi, Suriye’deki gelişmeler ile Türkiye’deki ‘çözüm süreci’ni iç içe geçiren görünmez bir mekanizma söz konusu.

Bu görülürse çok şey yerli yerine oturur. ‘Çözüm süreci’ de doğru yönde ilerleyebilir…