Suriye karşısında Türkiye ile İsrail farkı...

Bölge gücü olmak için sadece ekonomik güç ve şanlı tarih algısı ve söylemi yeterli olmuyor.

Tam bir hafta önce, 15 Mayıs tarihli New York Times gazetesinde Washington çıkışlı bir haber çok çarpıcıydı. Mark Landler imzalı ve ‘İsrail Yeni Hava Saldırılarının İpucunu Veriyor, Suriye’yi Karşılık Vermemesi İçin Uyarıyor’ başlıklı bir haberdi bu.

Haberin öyle bir başlıkla NYT’da yer aldığı gün, Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan, Washington’a ayak basmıştı ve Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Reyhanlı’da, dökülen kanlardan sorumlu tuttuğu Suriye’nin ‘cezasız kalmayacağı’na ilişkin açıklamalarda bulunmuştu.

Tayyip Erdoğan’ın Washington ziyareti sonuçlarını Suriye politikası açısından tartışacak değilim. Bunu üst üste iki yazıda yaptık. Ancak İsrail’in Suriye’ye uyarısının üzerinde durmakta yarar var. Zira, söz konusu haberin içeriği, Türkiye’nin Suriye karşısında ne yapabildiği ve ne yapamadığını, Türkiye’nin adı haberin hiçbir yerinde geçmeden vurucu biçimde anlatıyor.

İşte NYT haberinin ilk paragrafı: “Gelişmiş silahların bölgedeki İslamcı militanlara aktarılmasını durdurması konusunda Suriye’ye açık bir uyarıda bulunan üst düzey bir İsrail yetkilisi, İsrail’in bu durumun önüne geçmek için ek askeri vuruşlarda bulunacağını ve şayet misillemeye giriştiği takdirde Suriye Cumhurbaşkanı Başşar Esad’ın felç edecek sonuçlara katlanacağını bildirdi.”

İsrail, Suriye rejiminin Hizbullah’a gelişmiş silahlar aktarmasını önlemek için ne gerekirse yapacağını açıklıyor ve bunu, Şam ve çevresinde gerçekleştirdiği hava saldırılarıyla bombardımanlarla ortaya koydu.

NYT’ye ismini vermeden konuşan ama ‘en üst düzeyde bilgilendirildiği’ gazete tarafından belirtilerek konuşmuş olan ‘yetkili’,
İsrail’in ‘uyarısı’nın ardındaki gerekçeleri tam olarak Suriye’nin herhangi bir askeri eyleme girişmesini önlemeye ya da diğer ülkeleri İsrail’in gelecekteki bir askeri harekâtını haberdar etmek niyetiyle izah etmiş.

Haberin yayımlanmasından yaklaşık iki hafta önce, İsrail savaş uçakları Suriye’ye karşı iki hava saldırısı gerçekleştirmiş. Bunlardan biri Suriye’nin seçkin Cumhurbaşkanlığı Muhafızları ve uzun menzilli füzelerin yerleştirildiği noktaları hedef almış; diğer saldırı ise ülkenin başlıca kimyasal silah merkezi olduğu ileri sürülen bir askeri araştırma merkezini.

3 Mayıs’ta Şam Uluslararası Havaalanı’na yönelik daha dar kapsamlı bombardıman ise İran’dan Hizbullah’a gönderilmiş silahları hedef almış.
İsrail, alenen bu saldırıların sorumluluğunu üstlenmedi ama Suriye rejimi İsrail’i kınadı ve üstelik Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad, “İsrail’in yeni bir saldırısına derhal ve gayet sert biçimde karşılık vereceğiz” diye açıklama yapmıştı.

Şam’ın İsrail’e karşı misilleme gücü yok

İsrail’in NYT üzerinden gönderdiği ‘uyarı’ bu açıklamaya cevap niteliğinde.

Suriye, İsrail’e karşı söylediğini yani ‘derhal ve gayet sert biçimde karşılık vermeyi’ yerine getirir mi?

Hayır, getiremez. Böyle bir gücü yok. Suriye rejiminin silahlı güçleri, tüm gücünü Şam civarında, Şam-Hummus arasında ve Hummus ile kıyı şeridi arasında, Lübnan sınırında kaybettiği yerleri geri almak üzere savaşacak gücü gösteriyor ama bunu yaparken bile Hizbullah’tan destek alma ihtiyacında.

Suriye rejiminin silahlı gücü, bir kıyı şeridinde Banyas’ta olduğu gibi Sünni katliamları yapan Şebbiha (Hayalet) adlı paramiliter çetelere, bir yandan da Şam yakınlarında Lübnan Hizbullahı’ndan elde ettiği desteğe dayanıyor.

Suriye rejimi, İsrail ile hiçbir zaman doğrudan doğruya yüz yüze kalmamak yolunu seçmiş, İsrail ile Güney Lübnan’dan ve Hizbullah aracılığıyla boy ölçüşme hesabını gütmüştü. Hizbullah, gücünü artık iyice yaymış ve ‘sponsor’ Şam rejimini ayakta tutmak için, Güney Lübnan ötesine Şam yakınlarına çekmiş durumda. Rejim ise ülkesinin kuzeyini neredeyse tümüyle, doğusunu ise büyük ölçüde kontrol edemez durumda, askeri bir zaaf halinde. Yani, İsrail ile savaşamaz ve İsrail’in ‘uyarısı’nı ciddiye almaya kendisini mecbur hissetmek zorunda.

Türkiye ile ilişkisi ise öyle değil. 2012 yaz ayında bir Türk savaş uçağı Ankara’nın iddiasına göre, ‘uluslararası sularda Suriye tarafından’ düşürüldü ve bunun üzerine ‘Angajman kurallarının bundan böyle değiştiği ve Türkiye sınırlarına yaklaşan Suriye güçlerinin hedef alınacağı’ en yüksek mevkiden, bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından ilan edildi. Suriye uçakları sınıra bitişik Suriye (Kürt) yerleşim merkezlerini bombaladı, Türkiye’nin kılı kıpırdamadı.

Reyhanlı saldırılarına ilişkin olarak Türkiye, bunun sorumluluğunun Suriye rejimine ait olduğunu belirtti, ‘hesap sorulacağını’ ilan etti; ardından Başbakan Tayyip Erdoğan Washington’a gitti ve daha önce hiç de sıcak yaklaşmadığı, ‘Amerikan-Rus ortak yapımı’nı, ‘Cenevre II’yi kabullendi, geri döndü.

Suriye rejiminin Türkiye’den ürkmesi, Türkiye’nin açıklamalarından ötürü çekinmesi ve bundan böyle Türkiye’de insanların canını alacak, kanını dökecek girişimlerde bulunmaktan ‘caydırılması’ söz konusu olabilir mi? Niye olsun?

Bölge gücü olmak için ne yapmalı?

Buradan çıkması gereken sonuç, Suriye’ye karşı savaşa girmek değil tabii ki. Hem İsrail de Suriye’yi ‘savaş açmak’ ile tehdit etmiyor zaten. “Elini kaldırırsan, öyle bir vururum ki, iki büklüm olur, ayağa kalkamazsın” diyor ve Suriye, İsrail’in bunu yaptığını ve yapabileceğini düşündüğü için ‘uyarı’ya uyuyor.

Bir soru: İsrail, Suriye’ye böyle bir ‘uyarı’ yaptığı için Washington tarafından uyarılabilir mi?

Hayır. Uyarılsa bile, şayet kendi ‘ulusal çıkarı’ aksini emrediyorsa Washington’u dinlemez.

‘Bölge gücü’ olmak için sadece ‘ekonomik güç’ ve ‘şanlı tarih’ algısı ve söylemi yeterli olmuyor. Bir ‘uyarı’da bulunduğunuz vakit, o ‘uyarı’nın ardında durduğunuzu, durabileceğinizi kanıtlamış olmanız gerekiyor.

‘Bölge gücü’ olmak için ‘ciddiye alınmak’ şart. ‘Ciddiye alınacak bir politika’ya sahip olmanız da daha önde gelen bir şart.