Suriye stratejisi: "Hatasız" ve "başarısızlığa mahkûm"...

Türkiye'nin gücü ve Katar hazinesine dayalı olarak küçük Körfez Emirliği ile kurduğu yakın ilişki, savaşı uzatabilir ama savaşın durmasına herhangi bir katkıda bulunabilir mi?

“Türkiye, Suriye’de hiçbir aşamada etik ve stratejik bir hata yapmamıştır.”

Başbakan’ın Türkiye’nin Suriye değerlendirmesi bu şekilde. 10 gün önce yüzde 49,5 oy oranıyla, büyük seçim zaferi elde etmiş partinin genel başkanı. 1 Kasım seçim sonuçları ile, AKP’nin Tayyip Erdoğan’ın genel başkanlığıyla elde etmiş olduğu 2011’deki en büyük seçim başarısını, neredeyse, egale etmiş durumda.

2011 yılının bir başka özelliği daha var. Suriye’deki kanlı gelişmelerin başlangıç tarihi. 15 Mart’ta başlamıştı. Türkiye’deki seçimler ise 12 Haziran’da yapıldı. Türkiye’nin izlediği Suriye politikası, 1 Kasım 2015’te Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “stratejisi” gereği ve Ahmet Davutoğlu’nun AKP genel başkanlığı altında girilmiş olan seçimlerde elde etmiş bulunduğu yüzde 49,5 oranındaki oy ile, Türkiye halkı tarafından büyük ölçüde “onaylanmış” demektir.

En azından, Suriye politikasından sorumlu olanlar, bunu böyle yorumlayabilirler ve bugüne dek izlenmiş olan Suriye politikasını sürdürmekte de ısrarlı davranabilirler.

Türkiye, şayet, Suriye konusunda bugüne dek “hiçbir aşamada etik ve stratejik bir hata yapmamış” ise ve bunu böyle görenler daha on gün önce yüzde 49,5 oy oranıyla iktidar tazelemiş ise, Türkiye’nin bugüne dek sürdürdüğü Suriye politikası da aynen devam edecek demektir.

Bununla birlikte, Başbakan, TRT Özel Haber programındaki bu sözünün yanısıra, izlenmiş olan politikanın “yetersiz” kaldığı izlenimini doğuracak nitelikte sözler de söyledi. Hükümete yakın kabul edilen İhlas Haber Ajansı’ndan (İHA) aktaralım:

"Kara operasyonu ve hava operasyonu bağlamında ise Türkiye'yi tehdit eden bir şey varsa, ister Suriye rejimi, ister DEAŞ, ister YPG olsun hepsine aynı muamelede bulunuruz. Karadan, havadan Türkiye'yi tehdit edene mukabelede bulunuruz. Bu bizim güvenlik hakkımız. Eğer, entegre bir strateji içinde biz o rolü alırız. Dün, Sayın Obama aradığında Suriye konusunu da kısmen görüşme imkanımız oldu. Kendisine daha önce de ifade ettim. Türkiye için Suriye sorununun çözümü bağlamında çok daha entegre ve bütün parametrelerin gözetildiği yeni bir stratejiye ihtiyaç var. Bunun içinde müttefiklerle birlikte Türkiye'nin de elini taşın altına koyması gerektiğini de, bölgesel ve küresel barış için gerekli adımları atmaktan çekinmeyeceğimizi herkesin bilmesi lazım."

Eğer, Suriye sorununun çözümü için “çok daha entegre ve bütün parametrelerin gözetildiği yeni bir stratejiye ihtiyaç var”sa –ki, öyle söylüyor- o takdirde bugüne dek Türkiye’nin bugüne dek izlemiş olduğu “etik ve stratejik bakımdan hatasız” olan Suriye politikası, “müttefiklerin tavrı” nedeniyle “yetersiz” kalmış demektir.

Burada “müttefikler”den kasıt, elbette, Amerika.

Amerika, Türkiye’nin tasarladığı anlamda “çok daha entegre ve bütün parametrelerin gözetildiği yeni bir strateji”ye doğru mu yol alıyor?

Türkiye ile sürtüşmek istemediği, belirli ölçülerde kolladığı besbelli. Ne var ki, Türkiye’nin isteklerine tam olarak uyacak bir politika benimseyebileceği, neredeyse “imkânsıza yakın” şüpheli.

Kaldı ki, Türkiye’nin sürdürmek istediği “etik ve stratejik bakımdan hatasız” Suriye politikasının Ankara’daki karar vericiden gayrı, öyle görüldüğü de pek şüpheli.

Amerika’nın etkili haftalık dergilerinden The National Interest’te Giorgio Cafiero ve Daniel Wagner imzalı “Türkiye ve Katar: Başarısızlığa Mahkûm bir Suriye Politikasını Paylaşan Yakın Müttefikler” başlıklı çok ilginç bilgiler içeren bir yazı önceki gün (9 Kasım) yayımlandı.

Yazının başlığı bile, kendiliğinden, Türkiye’nin Suriye politikasının “etik ve stratejik hatasızlığı”na değil, tam tersine işaret ediyor.

Koca Türkiye’nin Ortadoğu politikasında, küçücük Katar ile bir “eksen” oluşturarak siyasetini ve “ufku”nu “küçülttüğü”ne defalarca yer verdim. Bu kez, konunun söz konusu yazının ortaya çıkarttığı dikkate değer başka yönlerine değineceğim.

Yazıda, Türkiye’nin Suriye ile arasındaki upuzun sınırın ve Katar’ın da “ceplerinin derinliği”nin iki ülkeye Suriye ordusu ve müttefiklerine karşı çeşitli İslamcı grupların sürdürdüğü direnişin sürdürülmesini sağlayacağına ama bunun “özellikle Rusya’nın Suriye’deki askeri müdahalesinden sonra. Başşar Esad rejimini devirmek için yeterli olmayacağı” üzerinde duruluyor.

Yani, Türkiye’nin “jeopolitiği” ile Katar’ın parasıyla beslenen kimi “Cihadçı-Selefi” gruplara sağlanmakta olan destekle, Suriye’deki savaşın uzayabileceği hatırlatılıyor. Ama, yazının “bilgi” ve “yorum” bakımından en çarpıcı bölümleri, bu “zaten bilinen” hususlar değil. “Doğalgaz jeopolitiği” alt başlığı altında aktardıkları.

Yazıda, “Türkiye ile Katar’ın Esad’a karşı ayaklanmanın sponsor rollerindeki ideolojik boyutlar bir yana, doğal gaz jeopolitiği de Ankara ile Doha’nın Suriye’ye karşı ilişkilerinde önemli yer sahibi olmuştur” deniliyor ve 2009’da Esad’ın Katar’dan Türkiye’ye doğal gaz taşıyacak boru hattının Suriye’den geçirilmesi projesini reddetmiş olduğu bildiriliyor.

Buna göre, İran’ın Güney Pars havzasının hemen yanıbaşından, Katar’ın kuzey noktasından başlayarak S. Arabistan, Ürdün ve Suriye üzerinden doğal gaz taşınması söz konusuydu. Şam’ın bunu kabul etmemesinin en önemli nedeni olarak, Rusya’nın AB’nin bir numaralı doğal gaz tedarikçisi olarak konumunu Suriye’nin kollamak istemesi gösteriliyor.

Ayrıca, 2010 yılında Esad, İran, ile Irak üzerinden Suriye kıyısına İran doğal gazını ulaştıracak, 10 milyar dolarlık “İslamî boru hattı” projesini görüşmeye başlamış. Suriye krizinin başlamasından 16 ay sonra yani 2012 Temmuz’unda Esad, İran ile bu konudaki Mutabakat Memorandumu’nu imzalamış. O imza, Suriye’yi İran-Irak (Şiî ağırlıklı Bağdat) üzerinden, Batı’ya yönelik bir “enerji koridoru” haline getiriyor.

Suriye’nin “bölgesel enerji koridoru” potansiyelinin, devam etmekte olan çatışmada (savaş) “temel faktörler”den biri olması, Batı basınında gereğinden az yer bulması, söz konusu yazıda eleştiriliyor.

Dikkat edilirse, siyasi ve askeri boyutları bulunan ve bunları etkileyen “stratejik ekonomik çıkarlar“la birbirine bağlanan bir “Tahran-Bağdat-Şam ekseni”nden söz edilebilir bir durum mevcut.

Buna bir de, “Suriye’de rejim değişikliği”ne karşı koyarak, “sahaya inmiş” olan Moskova’yı ekleyin. Moskova’nın devreye girmesinden sonra, rejime bağlı Suriye ordusu Homs, Hama ve Halep vilayetlerinde toprak kazanmaya başladı.

Amerika ise, Afganistan ve Irak tecrübelerinden sonra Ortadoğu’da askeri rol almamaya kararlı bir yönetim altında.

Böyle bir durumda, Türkiye’nin gücü ve Katar hazinesine dayalı olarak küçük Körfez Emirliği ile kurduğu yakın ilişki, savaşı uzatabilir ama savaşın durmasına herhangi bir katkıda bulunabilir mi?

Yani, “Suriye denklemi”ni değiştirebilir mi?

En önemlisi, Suriye’de “etik ve stratejik hata yapılmamış” olsa bile, savaşın tüm olumsuzluklarının Türkiye’ye yansımasını önleyebilir mi?

Sorular bunlar...