Suriye'de katliamın durmasını istiyorsanız...

İşler bu kıvama geldikten sonra, Suriye'de filmi geri sarıp, 14 Mart 2011'i geri getirebilmek mümkün mü?

Suriye’deki zalim rejimin ‘tarihi kullanım süresini doldurmuş olduğu’nu yazdım, her vesile ile de dile getiriyorum. Esad aile klanının, Nusayri mezhep azınlığı zemini üzerinde istihbarat örgütleri aracılığıyla varlığını sürdürmesinin imkânı kalmamıştır. Suriye’de ‘çoğunluk iradesi’nin yansıması yolunda atılacak her adım, rejimin sonunun başlangıcından başka hiçbir anlama gelmemektedir.
Bu rejim, bu nedenle ve bu doğasından ötürü reform meform yapamaz. Bazı rejimler reforma gelmez. Bir çivisini oynatsanız, tüm rejim çöker. Kimi totaliter-otokratik yapılar böyledir. Bunun en çarpıcı örneği Sovyetler Birliği’dir. ‘Stalinist genler’ üzerinde tek parti (Komünist Partisi) iktidarı üzerinde varolan rejimi Gorbaçov, ‘Perestroika’ (yeniden yapılanma) ve ‘Glasnost’ (açıklık) politikaları üzerinden ‘reforme etmeye’ kalkıştığında Sovyetler Birliği ve onunla birlikte, koca ‘sosyalist blok’ çöktü ve dağıldı. Başşar Esad’ın Baas rejimi de böyledir. Reforma gelmez. Bu yüzden, ‘yeni anayasa referandumu’ vaatleri, ömrünü uzatma sahtekârlıklarından başka hiçbir şeye işaret etmiyor. 

Başşar’ın seçtiği yol
Akıl var, mantık var; Suriye’de olaylar, ‘Arap Devrimi’nin, özellikle Mısır’daki büyük dönüşümün etkisiyle 15 Mart 2011’de en güneyde, Ürdün sınırındaki Deraa kentinde başlamıştı. Aradan geçen bir yılda vardığımız noktaya bakın. Ülkenin iki ana merkezi Şam ve Halep’i birbirine bağlayan aksın üzerinde, Suriye’nin Kuzey-Güney omurgasını oluşturan ikiz şehirler Homs ve Hama, rejimin kontrolünden çıkmış ancak amansız bir roket ve top sağanağı altında tutulabiliyorlar. Şam’da gösteriler, Başkanlık Sarayı’nın 200 metre yakınında 30 bin kişinin katılımıyla yapılıyor. En güneydeki Deraa, rejime ait değil. Onun bir saat uzaklığında Cebel Druz’un (Dürzi Dağı) merkezi Suveyda ve Hauran bölgesindeki Dürzi ahali, Lübnan’daki lider Velid Cunblat’ın aldığı tavra bakarak kımıldamaya başladılar. Türkiye sınırının dibindeki İdlib, bir bölümüyle rejimin elinden çıkmış durumda. Kuzeydoğu’daki Kürt merkezi Kamışlı ve yakınındaki Amude ve Haseki, gözünü doğu yönüne, Erbil’e çevirmiş, oradan gelecek işaret bekler haldeler. Irak sınırının yakınındaki Deir ez-Zor’a rejim ne kadar hâkim, tartışmalı.
Başşar Esad, Suriye ordusunu şehirlere sokarak duruma hâkim olma yolunu seçmiyor; çünkü tabanı Sünni askerlerden oluşan orduda büyük çaplı saf değiştirmelerden korkuyor. 

Peki ne yapıyor?
Şehirleri kuşatıp, top ve roket mermilerinin sağanağı ve kimi yerlere uzun namlulu nişancı (snayper) yerleştirerek, şehirleri ve halkı mahvetmeye ve bu yolla egemenliğini sürdürmeye bakıyor. Homs’ta yaptığı tam da bu.
İşler bu kıvama geldikten sonra, Suriye’de filmi geri sarıp, 14 Mart 2011’i geri getirebilmek mümkün mü?
Değil. Bu bakımdan, Baas rejiminin ‘kullanım süresi’ doldu, tarihi olarak bu rejim bitti. Şu sırada, tam anlamıyla –daha önce de yazdık- ‘dead man walking.’ Daha ‘infaz’ yani son nefesini vermesi ve defin töreni gerçekleşmedi. Hepsi o. Ama üzerine ‘kefeni’ni giymiş vaziyette, ‘darağacı’na yürümeye başladı. Arkasına aldığı Rusya ve İran olmasa, şu sırada ‘defin töreni’ni çoktan yapıyor olacaktık.
Rusya-İran ikilisinin Suriye’deki rejime verdikleri desteğin iki pratik sonucu var:
1. Rejimin nefes alıp verme süresini uzatmak;
2. Bunu yaparken ülke içinde daha nice Suriyeli masumun daha sapır sapır ölmesine, öldürülmesine yol açmak. 

Zor kararlar
Aksi halde, ‘tarihi anlamda’ rejimin devamını sağlamaya yetebilecek bir destek yok. Çünkü nereden baksanız, Rusya, İran, Kuzey Kore, Venezüella gibi ülkelerin desteğine karşı bu rejime dünyanın 137 ülkesi karşı ve bu 137 ülkenin 80 dolayında olanı dün Tunus’ta ‘Suriye’nin Dostları’ adı altında Türkiye-Tunus-Fransa eşbaşkanlığında ‘bundan sonra ne yapılacağına’ karar vermek için bir araya geldiler.
Tunus’tan çıkacak kararların en can alıcı olanları iki noktada toplanıyor:
1. Suriye muhalefetini kuruluş yeri ve en önemli ‘lojistik üssü’ İstanbul olan ‘Suriye Ulusal Meclisi’ çatısı altında toplamak. Suriye muhalefeti çok parçalı, birlik ve intizamdan hayli yoksun. Ancak, amansız bir tek parti diktatörlüğü altında yaklaşık yarım yüzyıldır inleyen çok mezhepli, mülti-etnik bir ülkede, birleşik ve güçlü bir muhalefet yapılanmasının bir çırpıda gerçekleşmesi de hayaldir.
2. Kuşatma altındaki şehir ve yerleşim merkezlerine gıda ve tıbbi yardım ulaştırılmasını sağlayacak ‘insani yardım koridorları’ oluşturmak. Bunları, Türkiye üzerinden İdlib, Lübnan üzerinden Homs ve Ürdün üzerinden Deraa diye tasarlamak mümkün.
Suriye ordusundan kaçanlar tarafından kurulan, komuta merkezi Türkiye’de bulunun ‘Hür Suriye Ordusu’na da bu ‘insani yardım koridorları’nın güvenliği sorumluluğunu vermek.
Ama bir yandan da ‘Hür Suriye Ordusu’na sadece ‘savunma işlevi’ tanımak gibi, ‘şiddet tırmanması’nı önleyecek bir rol verilmek isteniyor. Bu, bir paradoks.
Üstelik, bütün bunların gerçekleştirilebilmesi, -rejimin Rusya ve İran desteğindeki saldırganlığı ve direnci hesaba katılırsa- pek kolay da gözükmüyor.
Kimse Suriye ‘iç savaşa sürüklenir’ diye endişelenmesin. Rejimin dayanağı demografik olarak uzun süreli bir ‘iç savaş’ı mümkün kılmıyor. Kaldı ki, şu anda yaşananlar da bir tür iç savaş zaten. Rejimin ‘gönül rızası’yla tarih sahnesini terk etmesi ihtimali de yok.
Dolayısıyla bütün mesele, ‘içerdeki halk direnişi’nin, nasıl bir dış destek ve ‘müdahale’ ile son bulacağı noktasında düğümleniyor. BM Güvenlik Konseyi’ndeki Rusya-Çin vetosundan sonra, bir yandan Rusya, uluslararası diplomatik arenada tecrite doğru itilirken, bir yandan da Suriye rejimi üzerinde uluslararası toplumun baskıları arttırılmak isteniyor. 

Türkiye’nin rolü
Tunus’ta dünkü toplantı, bu çabaların uğradığı en önemli istasyonlardan biri. Bundan sonraki toplantının Türkiye’de yapılması söz konusu.
Sonuç olarak, Türkiye, Suriye’deki rejimin tabutuna son çivinin çakılmasında herkesten daha fazla bir rol üstlenmek güzergâhına, isteseniz de istemeseniz de giriyor.
Girmeli mi, girmemeli mi?
Suriye’de katliamın son bulmasını istiyorsanız, Suriye’nin geleceğinin ve kaderinin Türkiye ile buluşmasını istiyorsanız, buna nasıl bir cevap vermek gerektiğinde zorlanamazsınız…