Suriye'de "kaybet-kaybet"...

Dikkat edin, "tüm Batı" ve "tüm dünya" ve de ABD, AB, Rusya ile İran ve hem de Birleşmiş Milletler, Türkiye Cumhurbaşkanı'nın eleştirilerinin "hedef tahtası"nda. "Yedi düvel" karşısındaki "yalnız Türkiye"...

Tayyip Erdoğan karşısına muhtarları aldığı vakit, dur durak bilmiyor. Belki içtenlikle, ama ciddi dış politika tavrına hiç uymayacak şekilde, bir tür “geyik muhabbeti” kıvamında konuşuyor.

Şayet, “Türkiye Cumhurbaşkanı” sıfatını taşıyor olmasa, nasıl isterse öyle konuşmasında bir sakınca olmazdı. Ama hem Türkiye Cumhurbaşkanı sıfatını taşır, hem de dünyanın bir numaralı sorunu Suriye’ye ilişkin olarak öyle konuşursanız, bunun can sıkıcı siyasi sonuçları olur.

Tayyip Erdoğan, dün cumhurbaşkanı olalı beri, Beştepe’de 21. kez biraraya gelen muhtarlara ilerde mutlaka ciltler halinde yayımlanması beklenen ve bu bakımdan “tarihî değer” taşıdığı düşünülebilecek olan “Nutuk”unda Suriye konusuna da girdi. İki gün sonra uygulanmaya başlanması söz konusu olan “Suriye’de ateşkes”e ilişkin, uygulanması imkânsız bir de “öneri” getirdi. Şöyle dedi:

“... PYD ve YPG de, tıpkı PKK gibi, Daeş gibi, el-Kaide gibi terör örgütüdür. PKK’ya nasıl bakıyorsak, PYD ve YPG’ye de aynı şekilde bakmaya devam edeceğiz. Bizim ısrarla terör örgütü dediğimiz bir örgüte çok daha ısrarlı bir şekilde ‘Terör örgütü değildir’ denmesi müttefikliğin ruhuna yakışmaz. Bu iş için Türkiye için bir beka meselesidir. Müttefiklerin yol ayrımına geldiğini anlatmak için meseleyi nasıl anlatabiliriz, inanın anlamakta zorlanıyorum. YPG ve PYD de ateşkes kapsamının dışında olmalıdır. PYD ve YPG Rusya’yla bir olup muhaliflerin belini kırarak Daeş’in en büyük destekçisi olmuştur.”

Suriye’de, 27 Şubat’ta yürürlüğe girmesi öngörülen “ateşkes”, bir “Amerika-Rusya uzlaşması”nı yansıtıyor. “Uluslararası siyasi irade”yi yansıtan bir dizi dayanağı var: 

BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararının yanısıra, 2015 Viyana Açıklamaları, 2012 Cenevre Bildirisi ve Uluslararası Suriye Destek Grubu’nun 11 Şubat 2016’te Münih’te aldığı karar.

Ama, Washington ile Moskova’nın “eşbaşkanlığı”ndaki “Suriye ateşkesi”, IŞİD ile Nusra Cephesi’ne karşı savaşın durdurulmasını kapsamıyor.

Tam tersine, bu ikisine ve karar metnine göre –hangilerini kastettiği Washington ve Moskova ile Şam arasında anlaşmazlık konusu olmasına rağmen- “BM Güvenlik Konseyi’nce terörist olarak görülen diğer örgütler”e karşı “savaş” ve “askeri operasyonlar” devam edecek.

Hal bu iken ve gerek ABD ve gerekse Rusya’nın, PYD’yi ve YPG’yi “terörist görmediklerini defalarca açıklamaları” bir yana, daha da öteye giderek, “desteklediklerini” ve “desteklemeye devam edeceklerini” bildirmelerinden sonra, IŞİD ve Nusra’ya karşı savaştıkları için, Washington ile Moskova’dan “onay belgesi” almış bu örgütlere ilişkin olarak, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın söz konusu “çıkışı”nın kabul görmesi, ciddiye alınması ve gerçekleşmesinin en ufak bir şansı var mıdır?

Muhtarlara “Nutuk” atarak, uluslararası politikanın en hassas konularına gelişigüzel lâflar ederek ve dahası “uluslararası uzlaşma”nın karşısına dikilerek, “akıllı ve başarılı” bir dış politika yürütülebilir mi?

Cumhurbaşkanı, dur durak bilmiyor dedik ya; hızını alamadı, “Nusra’yı kolladığı” izlenimini veren ve Türkiye’yi “yedi düvel” ile ihtilaf halindeymiş gibi sunan şu sözleri de sarfetti:

“Hem Daeş’in, hem rejimin hem de YPG’nin hedefi birbirleri değil, Suriye halkının gerçek temsilcisi olan muhaliflerdir. El Nusra da Daeş’e karşı savaşıyor. Ona niye kötü diyorsunuz? El Nusra kötü ama PYD’yle YPG iyi. Olay farklı. El Nusra’nın bulunduğu konum farklı olduğu için iyi teröristler, kötü teröristler.

Tüm Batı, tüm dünya. Amerika, Rusya, İran, AB, BM, maalesef Suriye’de insan onurunun yanında dik bir duruş sergileyemedi...”

Dikkat edin, “tüm Batı” ve “tüm dünya” ve de ABD, AB, Rusya ile İran ve hem de Birleşmiş Milletler, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın eleştirilerinin “hedef tahtası”nda.

“Yedi düvel” karşısındaki “yalnız Türkiye”...

Böyle dış politika olur mu?

Cumhurbaşkanı’nın “21. Muhtarlar Toplantısı”ndaki “Nutuk”u, aslında, Türkiye’nin Suriye politikasının nasıl, ne şekilde ve niçin “iflâs etmiş” olduğunun “belgesi” niteliğinde.

Zaten, “Amerika-Rusya uzlaşması” ile yürürlüğe sokulmak istenen “Suriye ateşkesi”nin “kaybedeni”nin en başta Türkiye olacağını ifade edenler var.

Hernekadar “Suriye ateşkesi”nin uygulanabilmesi kolay değilse ve bu konuda pek iyimserlik yoksa da, gelinen nokta, Türkiye’nin Suriye politikasından ötürü, “uluslararası tecrit durumu”nda kaldığına işaret ediyor.

Son zamanlarda, Suriye’deki askeri-siyasi-diplomatik gelişmelerle ilgili en ayrıntılı bilgileri aktaran ve çarpıcı yorumlarda bulunanlardan biri olan Fransız uzman Fabrice Balanche, The Washington Institute’un 23 Şubat’ta yayımladığı son duruma ilişkin değerlendirmesinde şöyle yazdı:

“Eğer Moskova ve Şam, isteklerini gerçekleştirmekte yol alabilirlerse, son ateşkes, isyancıları (muhalefeti) daha da fazla bölecek, Türkiye’yi tecrit edecek ve Esad yönetimini ayakta tutmak konusundaki süregelen askeri ve siyasi stratejilerini kolaylaştıracaktır.”

Bu “kolaylaştırma”yı bizzat Ankara’nın sağladığını eklememiş olmasının sebebi, yazının “Muhtarlara 21. Nutuk”tan önce yazılmış olması olabilir.

Değerlendirme yazısının şu bölümleri üzerinde durulmalı:

“Rusya’nın ateşkesi kabul etme sebeplerinden biri, son birkaç hafta içinde Rusya hava desteği altında Suriye ordusu ve müttefiklerin elde ettikleri bir dizi toprak kazancını getiren önemli taarruzdan sonra bir ara verme ihtiyacıdır. Ordu, bu sayede, şimdi yeni saldırılar başlatmadan önce, savunma hatlarını oluşturacaktır...

Ateşkes ilânının Rusya’ya en büyük yararı, işin psikolojik yönü olsa gerektir: ... Özellikle Türkiye’ye güç gösterilmesi. Moskova’nın Ankara’ya mesajı açıktır: ‘Eğer muhalefetten desteğini kesmez ve sınırı kapatmazsan, gerekeni biz, Suriye Kürtlerinin yardımıyla yapacağı ve süreç içinde sana iki milyon mülteci daha göndereceğiz’...

Bugüne dek, Türkiye’nin kendi davranışları da sorunlu oldu. PYD’yi ve onun askeri kolu YPG’yi hedef alarak, Suriye’nin Azaz koridorsuna bir miktar top mermisi gönderdi. Bunun, Kürtleri orada ilerlemekten alıkoymaya yeterli olmayan bir hamle olmaması bir yana, onları, Moskova’nın kollarına daha fazla itti. Washington’un en korktuğu şey buydu. Türkiye ayrıca Suriye’nin İdlib vilayetinden yüzlerce isyancıyı kendi topraklarından geçirerek Azaz’ı YPG’ye karşı savunmak üzere, başka bir noktadan Suriye’ye soktu. Bu, IŞİD ilerlediği sırada bile Ankara’nın hiçbir zaman yapmamış olduğu bir şeydi ve bu adımın sonucu Türkiye’nin Suriye politikasındaki soru işaretlerinin teşhir edilmesi oldu.”

Bu “fotoğraf”ta, Suriye’de Nusra ile IŞİD’i dışarıda bırakan bir “ateşkes”in uygulanması, izlediği politika açısından tümüyle Ankara’nın aleyhinde.

Ankara’nın elinde “ateşkes”i bir şekilde uygulatmayacak bir “güç” yine de mevcut. Böyle bir durumda, Erdoğan Türkiye’si, tüm “uluslararası sistem”in gözünde “oyunbozan” görünümü verecek.

Türkiye’nin “askeri üstünlük” sağlaması yine mümkün olamayacak ama “siyasi ve diplomatik tecrit” görüntüsü yine ortaya çıkacak.

Bir dönem, bugünkü iktidar sahiplerinin en sevdiği siyasi kavramlardan biri “kazan-kazan politikası” idi.

Şimdi Türkiye’yi getirdikleri nokta tam tersi:

“Kaybet-kaybet”!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

http://www.radikal.com.tr/151717915171790