Suriye'deki Türkiye: Yalnızlık ve "sürdürülemez" yanlışlar...

Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu damgalı "Suriye politikası"nın, Türkiye'yi "Ortadoğu Afganistan'ın yanıbaşındaki Pakistan" haline getirmekten başka yol açacağı bir sonuç yok.

Ve, Rus uçakları, dün, Suriye’de ilk kez bombardıman yaptılar! Haber, Amerikan resmi kaynaklarınca duyuruldu, ardından Rusya Savunma Bakanlığı tarafından açıklandı.

“Barack Obama ile Vladimir Putin arasındaki kan uyuşmazlığı ve Pazartesi günü BM Genel Kurulu’ndaki konuşma düelloları daha derin bir gerçeği maskeliyor: İki başkan bugün Suriye’de ne yapılması gerektiği konusunda geçmiş yıllara oranla daha fazla irtibat halindeler. Bunun sonucu olarak, iki ülke arasında görünürdeki sert retoriğe rağmen, bazı kaynaklar, Başşar Esad rejiminin ömrünü uzatacak ve ABD ile Rusya’yı İslam Devleti adını kullanan IŞİD’e karşı aynı safa yerleştirecek şekilde Moskova ile biraraya gelme ihtimalinin daha fazla olduğunu öne sürüyorlar.”

Bu satırlar ise, önceki günkü Amerikan dijital dergisi Politico’nun “ABD ve Rusya, Suriye konusunda Görüş Ayrılığındalar mı? Bunu Bir Kez Daha Düşünün” başlıklı yazısından.

Obama ile Putin pazartesi, dün de, John Kerry ile Sergei Lavrov New York’ta biraraya geldiler. Obama’nın BM Genel Kurulu konuşmasında “Suriye konusunda Rusya ve İran ile işbirliğine” açık kapı bıraktığını ve bunun konuşmasının “en can alıcı bölümü” olduğunu hatırlayalım. Ve, şu “bilgi”ye dikkat çekelim:

“Ağustos ayında Doha’da Kerry ile Lavrov, Doha’da Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Jubeir ile biraraya geldiler ve bu görüşmede her üç ülke “Suriye muhalefetine mensup” ve bir “siyasi çözüme taraf olabilecek ılımlı şahsiyetler”den oluşan listeler hazırlamaları konusunda karara vardılar. Bir sonraki adımda, listeler, siyasi geçiş dönemi için bir ‘platform’ oluşturmak üzere birleştirilecekti.

Ama girişim karaya oturdu. Bir Rus yetkili ‘Biz 38 kişilik isim listemizi gönderdik. Ama ABD ve Suudiler ev ödevlerini yapmadılar’ dedi. Dört yabancı diplomatın bildirdiğine göre, Moskova’nın İran’ın da (bu girişime) dahil olmasını istemesi Riyad’da kuşkuya yol açtı.” (Financial Times, ‘Role of Iran spurs divisions over Syria Plan’, 28 Eylül Pazartesi)

Son günlerin gelişmeleri bakımından ayrıntı gibi gözükebilecek bu çok önemli alıntı ne anlatıyor?

Şu iki şeyi:

1. ABD ile Rusya, Suriye sorununa “müdahil” iki “baş aktör” konumundadırlar ve aralarında, görüş ayrılıklarına rağmen, Suriye konulu temaslar yapılmaktadır. Bu temaslara, “bölgesel aktörler” olarak öncelikle, İran ve Suudi Arabistan’ı katmayı tasarlamışlardır.

2. Türkiye, Suriye’nin komşusu olmasına ve “ılımlı Suriye muhalefeti”nin oluşturulduğu ve ona “ev sahipliği” yapan ülke olmasına ve iktidar sahiplerinin kendisini “Ortadoğu’da oyun kurucu” ilân etmiş bulunmasına rağmen, “devre dışı” bırakılmıştır.

Bu, akıl alır ve kabul edilir bir durum değildir. Türkiye’nin müttefiki ve İncirlik’i sunduğu Washington, “Suriye’de geçiş dönemi” için “ılımlı muhalifler listesi”ni Rusya ve Suudi Arabistan ile Doha’da tartışıyor. “Ortadoğu’nun oyuncu kurucusu” Türkiye ile, Ankara’da ya da “ılımlı Suriye muhalefeti”nin mekânı olan İstanbul’da değil. Keza Rusya da öyle davranıyor.

Oysa, Türkiye’nin Rusya ile işbirliğine ne kadar hevesli olduğunu Moskova’nın bilmemesi mümkün değil. 2013 Eylül’ünde St. Petersburg’daki G-20 Zirvesi sırasında Tayyip Erdoğan ortak basın toplantısında Putin’e dönüp, “Bizi Şanghay 5’lisine alın da, şu AB’den kurtulalım” diyecek kadar, Moskova’ya el uzatmıştı.

Dolayısıyla, Rusya’nın Suriye konusunda Türkiye ile herhangi bir işbirliğine sıcak bakmaması, böylesine “zaaf” gösterilerini not etmesinden kaynaklanıyor olamaz. Rusya, esas olarak, Türkiye’deki iktidarın “İslamcılığı”na ve IŞİD’e ilişkin “gevşekliği”ne güvenmiyor olmalı.

Putin, Pazartesi günü BM konuşmasında da değindi, günlerdir Rus basınında “Rusya Federasyonu’ndan 2000 kişinin IŞİD saflarında bulunduğu ve bunların geri gelip Rusya’yı vuracağı”nın altı çiziliyor. Rusya sınırları içindeki Çeçenistan, Dağıstan ve Kuzey Kafkasya ile Orta Asya’dan IŞİD’e gidenlerin geçiş yolu, Türkiye.

Rusya’nın askeri yığınak yaptığı Lazkiye’yi tehdit eden “Ceyş ül-Feth” yani “Fetih Ordusu” ise Türkiye’nin desteğindeki Selefi Ahrar eş-Şam ile müttefiki el-Kaide’nin Suriye kolu Nusra’dan oluşuyor. Moskova, bunları “teröristler” olarak niteliyor.

Türkiye’nin istediği “güvenli bölge”, haliyle IŞİD dışında kalan ve Rusya’nın “teröristler” olarak nitelediği bu unsurların yerleşeceği bir alan olacak. Onu sağlama alacak “uçuşa yasak bölge” için ise Amerikan hava desteği zorunlu. Hele, Rusya, SAM füze bataryalarını Suriye’ye, rejimin yanına taşımışken.

Washington da bir dizi nedenden ötürü ve kendisini işin içine çekme riski taşıdığı için Türkiye’nin “güvenli bölge” ve “uçuşa yasak bölge” taleplerine soğuk durdu.

Türkiye’nin “Suriye yaklaşımı”na bir “soğuk duş” da salı günü Almanya Başbakanı Angela Merkel’den geldi. Berlin’de partisi CDU’nun toplantısında konuşan Merkel, Türkiye’nin “güvenli bölge” önerisinin “zaafı”na işaret ederken, “Eğer (güvenli bölgenin) güvenliği garanti altına alınamazsa, Srebrenica’dah daha vahim bir durum ortaya çıkabilir” dedi.

Yani: 1) “Güvenli bölge”nin güvenliğini sağlayamayız. Oraya kara gücü gönderemeyiz. Hele, son Rusya askeri yığınağından sonra, o ihtimal iyice imkânsız hale gelmiştir; 2) Öyle bir durumda, oraya yerleştirilmesi tasarlanan Suriyeliler, Bosna’daki Srebrenica katliamını hatırlatacak bir katliam ile yüzyüze kalma tehlikesindedirler demiş oldu.

Türkiye’nin Suriye tezlerinin geçerli olabilmesi ve uygulanma şansı bulabilmesi için, “yaygın uluslararası destek” lâzım. Rusya ve İran’ın tutumu zaten engel. Rusya ve İran’a rağmen, Türkiye’nin Suriye politikasının işleyebilmesi, başta ABD ve AB nezdinde başta Almanya desteği almak zorunda. O da yok.

Böyle bir durumda, söz konusu politikayı yürütebilmek için “tek çare”, TSK’ni koca bir bölgeyi kontrol altına almak hedefiyle Suriye’ye sokmak. Böyle bir ihtimal var mı? O da yok.

Türkiye’nin “Suriye yaklaşımı”ndaki handikapların başında, “sahadaki gerçeklere uymamak” gibi büyük hatanın yanısıra, uluslararası sistem ile uyuşamaz nitelikteki “niyet farkı” geliyor.

Suriye ve Ortadoğu’nun kaderinde etkili olabilecek ülkelerin ve dünyadaki güçlerin çok önemli bir bölümü, “IŞİD ve benzerleri”ni, “önüne öncelikle geçilmesi gereken bir numaralı tehdit unsuru” olarak değerlendiriyorlar ve ona karşı “sahada mücadele eden Kürt unsurlar”a olumlu gözle bakıyorlar.

Türkiye’nin “tehdit önceliği” öyle değil. Dahası, o “Kürt unsurlar”ı kendisine göre “bir numaralı tehdit” olarak yorumluyor. Tayyip Erdoğan, Türkiye’de HDP’yi PKK ile irtibatlayarak “şeytanlaştırmak”la uğraşırken, Ahmet Davutoğlu, PYD’yi “Suriye sahası”nda “şeytanlaştırmak” için New York’ta dil döküyordu. Aklı başındaki kimseyi ikna edebilme şansı olmadan.

Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu damgalı “Suriye politikası”nın, Türkiye’yi “Ortadoğu Afganistan’ın yanıbaşındaki Pakistan” haline getirmekten başka yol açacağı bir sonuç yok. Hiçbir olumlu sonuç yok.

İşlerin bu noktaya gelmesi gerekmiyordu. Niye geldi peki?

Bir sonraki yazımızda bunun nedenlerini tartışacağız. Ama şunu şimdiden bilmeliyiz:

Türkiye’nin Suriye’ye ilişkin pozisyonu “sürdürülebilir” olmaktan çoktan çıktı. Bundan sonrası, Türkiye’yi yavaş yavaş belâya sürüklemek olacaktır.