Taksim korkusu...

Tüm zorba ve zalim rejimler, "meydan korkusu"ndan ötürü spazm geçirmeye başlarlar. "Özgürlük başkaldırıları" da meydan isimleri ile simgelenirler.

1 Mayıs günü koskoca İstanbul’u “olağanüstü hal” altındaki bir şehre çevirdiler. Yer yer, 12 Eylül askeri darbesinin yapıldığı günü (1980) andırıyordu. Şehrin iki yakası arasında ulaşım kesilmişti. Avrupa yakasında merkez sayılan Taksim’e giden ana arterlerde olağanüstü önlemler alınmıştı. Birçok yere giriş yasaklanmıştı. Bundan 35 yıl önce köşebaşlarını tutmuş askerler vardı; dün onların yerinde polis.

Bütün bunların sebebi, “Emek Günü” olarak ilân edilmiş resmî tatil gününde, kutlamaların Taksim Meydanı’nda yapılmasını önlemekti. Bir şenlik gününü, güvenlik karabasanına çeviren bir “iktidar paniği”nin, bir başka tanımlamayla ise “akıl tutulması”nın yaşandığı bir “utanç şehri”ne çevirdiler İstanbul’umuzu.

“Emek düşmanı” olduğunu tescilleyen bir iktidar altında “Emek Günü” kutlanmak istenirse, şehrin birçok noktasının polisin gaz bombaları kullandığı geniş bir çatışma alanı haline dönüşmesi kaçınılmaz oluyor. Neyse ki, gözaltılar dün 350 dolayında kaldı; yaralı yok, can kaybı yok. Yani, iktidarın seçimlere doğru tepe tepe kullanacağı “provokasyon” gerçekleşmedi.

1 Mayıs kutlamalarının Taksim’de yapılamamış olması ve Taksim’de 1 Mayıs kutlamasının bir tartışma konusu olmaya devam etmesi, Türkiye’nin gerçekten bir “demokrasi” olup olmadığını tartışmaya açacak nitelikte bir durumdur.

Soli Özel’in dün yazdığı gibi, “1 Mayıs kutlamalarını engellemek için hükümetin yaptıkları, kullandığı söylem, asayiş meselesine genel yaklaşımı, kendine ‘Demokrasi’ diyebilen bir ülkede söz konusu olamaz.”

Bunun gerekçelerini de gayet açıklıkla anlatmış:

“Dünyanın bu kutlamaların yapıldığı ülkelerinde, isimleri simgeleşmiş meydanlar gösterilere tahsis edilir ve 1 Mayıs ile bunlar arasındaki bağı sorgulamak en muhafazakâr siyasetçinin bile aklına gelmez.
Üstelik Taksim Meydanı, zalim ve intikamcı bir devlet anlayışının çok kanlı bir senaryosunun sergilenmiş olduğu alandır. 1 Mayıs 1977’de Taksim’e giden grupların hatası, günahı ne olursa olsun, orada bilerek ve isteyerek bir katliam yapılmıştır… Tam da o nedenle, orada ölenlerin/ öldürülenlerin anısına, kutlamanın Taksim Meydanı’nda yapılması gerekir. O meşum günle ilgili zerre hafızası olmayan, olsa bile zerre kadar önemsemeyen alabildiğine geniş bir kitlenin varlığına rağmen yapılması gerekir. Özellikle de dünya iş ‘kazası’/ cinayeti ölümleri birincisi olan bir ülkede yaşadığımız için yapılması gerekir.”

Taksim ile ilgili olarak, “Reis” dün Ankara’daki “Saray”ından şöyle buyurdu:

“Her yıl 1 Mayıs'ta yaşanan ısrara art niyetli bulduğumu belirtmek istiyorum. Taksim Meydanı, miting yapmaya uygun bir yer değil. Taksim'de miting yapmak demek tüm İstanbul'u felç etmek demek. Bir de güvenlik sorunu var orada.

Orası hareket merkezi. Git Yenikapı’da yap, orası müsait. Kendine güveniyorsan gidip orada yapabilirsin. Karadan, denizden ulaşıp yapabilirsin. İstanbul’daki arkadaşlarıma söyledim ‘8 değil 18 yer yapın’ dedim, miting alanı yapın dedim.‘Eğlence yapılır, festival yapılır oralarda’ dedim…

Taksim’de 1977 yılında yaşanan acı olayla ilgili hassasiyeti biliyor ve saygı duyuyoruz. Sendikaların  çiçek koymasına bir şey demiyoruz. Çelenk koyup ayrıldılar. Herkes Taksim’e kilitleniyor. İlla oraya on binlerce gidip ‘Taksim’de toplanacağız’ derseniz bunun adı anma olmaz, bunun adı kaos çıkarma olur. Bunda asla iyi niyet görmeyiz, görmüyoruz da…”

İçinde belirgin bir “kültürsüzlük”, “tarih bilgisi noksanlığı”nın yanısıra “ben ne dersem o olur” buyurganlığı, “Tek Adam yönetim felsefesi” yatan bu sözler bana hayli tanıdık. Zira, 1 Mayıs konusunda benzeri bir konuşma, 3 Mayıs 2008 akşamı aramızda cereyan etmişti.

O akşam, bir arkadaşımızın evinde, AKP’ye karşı açılmış “kapatma davası”ndan ötürü o günlerde başı pek sıkışık olan Başbakan Tayyip Erdoğan ve eşiyle bir araya gelmiştik. “Demokratlar”a ihtiyaç duyduğu günlerdi. Daldan dala bir çok konunun konuşuldu. Tayyip Erdoğan’ın yanısıra dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve birkaç yakını daha uzun yemek masasında yerlerini almıştı.

Konu, İstanbul’un birçok yerinde ve en başta Taksim’de çok çirkin çatışma görüntülerinin dünyanın her yerine televizyon ekranlarından yansıdığı, iki önce cereyan etmiş olan olaylı 1 Mayıs’a geldi. Tayyip Erdoğan, Taksim yasağını savunmaya kalktığında, söze girdim ve “Taksim, gösterilere açıktı. Taksim’de gösteri yasağı, 12 Eylül askeri darbesinin yasaklarından biridir. Hem 12 Eylül yasaklarını kaldırmaktan söz ediyorsunuz, hem 12 Eylül’ün ürünü olan anayasayı değiştirip yeni anayasa yapılması gerektiğini söylüyorsunuz; hem de Taksim yasağını savunuyorsunuz” dedim.

AKP’nin kapatılması ve kendi başına çorap örülmesi tehdidi altındaki Tayyip Erdoğan’ın “yasak savunamayacağı” bir ortamdaydık. Nitekim, “Taksim’de gösteri yapılmaz diye bir şey yok” karşılığını verdikten sonra; “Ama” dedi, “İstanbul artık eskisi gibi değil. Bir dünya şehri. Taksim oranın merkezi. Yabancılar şehir merkezine gelemiyor” mealinde ve dün söylediklerine benzer argümanlar ileri sürdü.

“Peki, bu söyledikleriniz açısından önceki gün ne olmuş oldu? Taksim’i 1 Mayıs’a yasakladığınızda, Taksim, İstanbul’a gelen yabancılara açık bir şehir merkezi haline mi gelmiş oldu? Tam tersine. Terkedilmiş, polis dolu, sis bombası atılan bir meydanda nereye gideceğini bilemeyen turistlerin şaşkın, dehşete düşmüş manzaraları bütün dünyaya yayıldı. Bu muydu dünyaya vermek istediğiniz görüntü?”

Konuşmanın devamında, “Taksim’in bir işçi ve emek bayramı olarak resmen ilân edilmesi gerektiğini, kendisinin sendika liderlerine Taksim’e ellerinde çiçeklerle birlikte yürüyerek girme önerisini yapması halinde Türkiye’deki siyasi atmosferin çok farklı olmuş olacağını” kendisine söyledim.

Yüzüne düşünceye daldığı izlenimini veren bir ifade yayıldı. Konuşmayı sürdürmedi. Yakınlarından biri daha sonra kulağıma eğilerek, “Ne hükümette, ne parti yönetiminde bu söylediklerinizi Tayyip Bey’e söyleyecek bir kişi olmadı” dedi bana.

Aradan bir yıl geçti, Taksim, 2009’da “çiçekli sendikacılar”a açıldı. 2010’da ise kitlesel kutlamaya. 2010, 2011, 2012’de Taksim’de 1 Mayıs yapıldı. Kıyamet kopmadı. Hiçbir çirkinlik yaşanmadı.

Şimdi geriye dönülmesinin –ve Tayyip Erdoğan’ın “fabrika ayarları”na dönmesinin- nedeni, kuşkusuz, 2013 Taksim-Gezi’dir. Taksim-Gezi, birçok bakımdan Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı için bir “dönüm noktası” ve çıktıkları “anti-demokratik yolculuk”un önemli bir kavşağıdır.

Tüm zorba ve zalim rejimler, “meydan korkusu”ndan ötürü spazm geçirmeye başlarlar. “Özgürlük başkaldırıları” da meydan isimleri ile simgelenirler. Bastille, 1789 Fransız Devrimi ile eş anlamlı Paris meydanının adıdır. Kahire’de Tahrir (Kurtuluş) Meydanı, diktatörlüğü karşı halk hareketinin buluşma yeri olmuştur. Prag’da Wenceslas (Vaclavska) Meydanı 1868 ve 1989 demektir. Tahran’da Azadi Meydanı 1989’u, zalim Şahlık rejiminin yıkılışını simgeler. St.Petersburg’da Kışlık Saray’ın önündeki meydan, 1905 ve 1917 devrimlerinin mekânıdır.

İstanbul’daki Taksim, 1 Mayıs’ın meydanıdır.

Taksim’de 1 Mayıs kutlandığı gün, Türkiye’de demokrasiden söz edilmeye başlanabilir...