Tarihi 'Newroz-Nevruz'a doğru

Her şey hızla 21 Mart'a, yani Nevruz'a doğru akıyor. Bu Nevruz 'barış ufukları' açısından bundan önceki hiçbir Nevruz'a benzemiyor. Yine Abdullah Öcalan'dan bir açıklama bekleniyor.
Tarihi 'Newroz-Nevruz'a doğru

Her şey hızla 21 Mart’a, yani Nevruz’a doğru akıyor. Bu Nevruz (yani yenigün anlamında ama yeni yıl olarak kutlanıyor; Kürtçe yazılışı ile Nowroz), ‘barış ufukları’ açısından bundan önceki hiçbir Nevruz’a benzemiyor. Bu anlamda benim hatırlayabildiğim, bir tek 1993 Nevruzu vardı. Abdullah Öcalan, 16 Mart’ta benim de aralarında bulunduğum kalabalık bir izleyici topluluğu önünde ‘ateşkes’ ilan etmişti.
PKK’nın ilk ‘ateşkesi’ydi o. PKK açısından ne kadar önemli bir dönemeç noktası olarak algılandığını yıllar sonra öğrenecektik. Bu kez, yine ve her zaman olduğundan daha önem verilerek, Abdullah Öcalan’dan bir açıklama bekleniyor.
Hindistan’dan döner dönmez, Gültan Kışanak’ın söyleşisine katılmıştım. BDP Eşbaşkanı orada Öcalan’ın ‘Nevruz açıklaması’nın ‘ateşkesin ötesinde bir içerik’ taşıyacağını söylemişti.
Dün de Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir İstanbul’daydı. Yine bir 16 Mart günü. Osman Baydemir, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu ‘çok etkilemiş’ olduğunu öğrendiğimiz Diyarbakır gezisinin hemen ardından İstanbul’a geldi. Davutoğlu’nu Diyarbakır’da ağırlamış olmaktan ve Diyarbakır’da birlikte verilen ‘mesajlar’dan çok hoşnuttu.
İstanbul’a apar topar gelmesinin sebebi, İstanbul’dan olabilecek en geniş katılımı, 21 Mart günü Diyarbakır’da ağırlamaktı. O ‘tarihi gün’de gerçek bir ‘barış mesajı’nın ortaya çıkması için Diyarbakır’da bizzat görmek istediklerine davetini bizzat iletmek için gelmişti İstanbul’a.
Murat Karayılan’ın ‘Kandil’ namına son açıklaması bir gün önce geldi. Osman Baydemir’e refakat eden DTK ileri gelenlerinden biri, Karayılan’ın açıklamalarının ‘can alıcı noktası’na dikkatimi çekti. Altı sayfa tutan açıklamalarının şu bölümüne:
“... Bu dönemde taktik bir hamleyi başarılı kılmanın olgunlaşmış zeminleri de diyebileceğimiz imkânlar mevcuttur. Taktik açıdan bu imkânı değerlendirmek ve bu çerçevede savaşı derinleştirerek sonuca gitmek anlaşılır bir şeydir. Fakat önderliğimizin ortaya koyduğu perspektif bunu çok daha aşan bir düzeyde daha kapsamlı, daha geniş ve stratejik bir düzeyi içermektedir. Önderlik, perspektifinde Kürt halkı ve bölge halklarının ilişkileri açısından yön tayini vardır. Halklar ittifakını aşan bir eksende Kürt-Türk birlikteliğini öngören bir bakış açısını oluşturmaktadır. Dolayısıyla bizim birtakım taktik avantajları görüp bu stratejik bütünlüğü göz ardı etmemiz düşünülemez. Biz önderliğimizin demokratik barışçı çözümü gerçekleştirmeyi öngördüğünü konulan perspektifte net bir biçimde görüyoruz. Bölge adeta kaynıyor, herkes bir arayış içerisinde; savaş ve çatışma var ama aynı zamanda uzlaşı ve barışçıl yollarla çözüm bulma arayışları da vardır. Bu süreç, bunların hepsinin iç içe geliştiği bir süreçtir...”
Karayılan açıklamasının ‘can alıcı bölümü’ burası, bu bölümün, operasyonel anlamda ‘can alıcı noktası’ ise “Bizim birtakım taktik avantajları görüp bu stratejik bütünlüğü göz ardı etmemiz düşünülemez” sözcükleri.
Yani?
Yani: Abdullah Öcalan, ‘stratejik hedef’ olarak bölge ekseninde ‘Türkiye-Kürtler beraberliği’ni belirlemiştir. Bunun için bir ‘yol haritası’ çizmiştir. Bu ‘yol haritası’na göre ‘çatışmasızlık ilanı’ ve buna bağlı ve bazı adımlara paralel olarak silahlı PKK unsurlarının ‘sınır dışına çıkması’nı ilan edecektir. Kandil-Avrupa yani PKK, Öcalan’ın bu çağrısına –bazı kayıtları bulunmakla birlikte- uyacaktır.
Durum bu.
Bunun nasıl olacağı ve ayrıntısı ise Eyüp Can’ın dün Radikal’de çıkan yazısında ayrıntılı biçimde mevcut. ‘Kandil’in mektubu ulaştı: Son tarih 16 Haziran’ başlıklı manşet yazısı. ‘16 Haziran’ farklı bir puntoda basılarak vurgulanmış.
Eyüp Can, ‘Yol Haritasında Neler Var?’ arabaşlığı ile ‘üç aşama’ya yazısında yer vermiş. ‘Öcalan’ın Çekilme Takvimi Ne?’ ara başlığı ile ‘sınır dışına çekilme’nin 16 Haziran’a kadar bitirilmesini Öcalan’ın isteyeceğini, gerekçeleriyle belirtmiş. ‘Silahlara Veda’nın ne zaman olacağını, bu ara başlık altında anlatmış.
Eyüp Can, bu konuda ne yazıyorsa, öyledir gibisinden bir algılama var bir süredir. Niçin? Çünkü, Eyüp Can’ın yazdıkları ‘çok özel’di ve hepsi doğru çıktı.
Bir gazetecinin kaynaklarının sağlamlığı ve dolayısıyla gazetecinin yazdıklarının geçerliliğinin sağlaması, yazılanların doğru çıkmasıyla yapılır. Eyüp Can’ın verdiği haberlerde öyle oldu. Bir köşe yazarının ‘tahlilleri’nin doğruluğunun sağlaması da aynı şekilde yapılır. Yer verdiği ve gerekçelendirdiği ‘tahliller’in doğru çıkmasıyla.
Geçen hafta pazartesi günü, ‘Türkiye’nin en önemli siyasi röportajcısı’ olarak nam yapmış olan Neşe Düzel, kısa bir ayrılıktan sonra Taraf gazetesine benimle yaptığı söyleşiyle geri döndü. Söyleşi: ‘Cengiz Çandar: PKK temmuza kadar sınır dışına çekilecek’ başlığı ile yayımlandı.
Söyleşinin her bölümü doğruydu ve geleceğe ilişkin ‘tahliller’ de Kürt Sorunu’na ilişkin bundan önceki ‘tahliller’in neredeyse tümünde olduğu gibi doğru çıkacaklar. Nelerin doğru çıktığını ve niye doğru çıktığını anlamak isteyenler, Radikal gazetesinin arşivlerindeki yazılarımıza bakabilirler.
Buna rağmen, son günlerde, biri köşe yazarlığı ile zevzekliği birbirine karıştıran bir Taraf gazetesi mensubu, bir diğeri Yeni Şafak’ta yazan, ikide bir çeşitli televizyonlarda boy gösteren bir ‘lümpen’in, birbirlerinden rol çalmak için uğraştıkları yoğun bir ‘itibarsızlaştırma kampanyası’nın hedefinde olduğumun farkındayım.
Yazılarımı ve konuşmalarımı çarpıtmak suretiyle kendileri mi ‘durumdan vazife’ çıkarıyorlar; yoksa birileri tarafından mı yönlendirilerek, ‘müptezel’ roller üstleniyorlar bilmiyorum.
Malum, Türkiye’de son dönemde birçok alanda ciddi bir ‘lümpenleşme’ söz konusu. Örneğin, Bekir Ağırdır, araştırma sonuçlarına dayanarak ‘milliyetçilik ideolojisi’nin gelişmediğine buna karşılık ‘milliyetçiliğin lümpenleştiği’ne dikkati çekiyor. Tıpkı bunun gibi bir ‘lümpenleşme’, medya alanında söz konusu. İktidar kontrolündeki yazılı ve görsel medyada ise giderek daha fazla dikkat çekiyor.
Ayrıca ben, 28 Şubat’ta ‘andıç’a maruz kalmış biri olduğum için bu tür yol ve yöntemleri iyi tanırım. ‘28 Şubat Andıcı’, benim için, o ‘andıç’ın hedefindeki diğer isim olan M.Ali Birand için olduğu gibi ‘hayatımın kırılma noktası’ olmadı. Ama kuşkusuz, üzerimde çok önemli izler bırakmış bir olaydı. Medya, o gün benim için bitmişti. Meslektaşlarımın hiçbirine meslektaş olmaktan ötürü güvenim kalmamıştı. Medyada kalmaya devam ettim. Sadece işimi doğru dürüst yapmayı esas aldım. Bana bulaşanları, polemik yapanları, sataşanları adam yerine koymadım. Öylelerini hayatımdan sildim. O kadar.
‘28 Şubat Andıcı’ndan bu yana 15 yıl geçti. Bugünün gazeteci ve yazar kisveli, zevzekleri ve lümpenleri de aynı çöplükte kendilerine ta o günlerden rezerve edilmiş yerdeler.
‘28 Şubat Andıcı’, Kürt sorunuyla ilişkilendirilmişti. Şimdi, başka türlüsü yapılıyor. Ama ne yapılıyorsa yine Kürt sorunu çevresinde yapılıyor. ‘Yeni suçum’, ‘eski suçum’un devamı. Olacak olanları –gerekçeleriyle- söylemekte.
21 Mart’ta bir kez daha doğrulanmaya, şunun şurasında, birkaç gün kaldı...