Tayyip Erdoğan; 'yokuş aşağı, koşar adım'

Bakarsınız, 30 Mart sonrasında da şimdi yazılıp konuşulanlardan çok farklı şeyler yazmaya ve konuşmaya başlarız.

Geçen yıl bu zamanları aklınızdan bir geçirin. 21 Mart’a iki gün kalmış; Türkiye, Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır’da 1 milyonu aşkın kişi önünde iki milletvekili tarafından Kürtçe ve Türkçe okunacağı bildirilen 'Nevruz Mesajı'na odaklanmıştı.

Öcalan’ın 'silahlı mücadeleye son verildiği'ni açıklaması ve PKK’nın silahlı güçlerinin Türkiye sınırlarının dışına çıkarılma talimatı vermesi bekleniyordu. Nevruz ya da Kürtçe yazılışı ile Newroz ile birlikte, Türkiye’nin önüne gerçekten 'yeni bir sayfa' açılması umutları doğmuştu. Gelecek, 'pespembe' görünüyordu.

Öylesine bir 'pespembe gelecek'te, 2014 yılında yapılacak seçimlerde Türkiye tarihinin halk tarafından seçilecek ilk cumhurbaşkanının Tayyip Erdoğan olması, bir ihtimal değil, tartışma bile götürmez bir kesinlik halindeydi.

Merak, daha ziyade, Tayyip Erdoğan ile birlikte nasıl bir 'başkanlık sistemi'ne geçileceğine dair idi. ABD tipi mi –ki, buna hiç ihtimal verilmiyordu, çünkü Tayyip Erdoğan öyle olmasını istemiyordu- Fransa tipi 'yarı-başkanlık' sistemi mi, yoksa Güney Amerika’daki 'Başkan tipleri'ne uygun olan cinsten mi?

Aradan bir yıl geçti. Önce haziranın ilk iki haftasına sığan ve İstanbul Taksim Gezi ile simgelenen ama Türkiye’nin her yanına yayılan olaylar sonucu, Tayyip Erdoğan’ın 'altın yaldızlar'ı döküldü. Bir başka deyişle Tayyip Erdoğan’ın 'pulları' döküldü.
17 Aralık’ta ise Tayyip Erdoğan, ağır bir 'yolsuzluk yarası' aldı. Siyaseten 'ölümcül' bir yara bu. Uzun süre taşınamaz cinsten.

Bu yılın Nevruz arefesinde, aradan geçen bir yıldan sonra, kamuoyunda artık hiç konuşulmaz olan şeyler var. Bunların başında Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı geliyor.

Gezi, Tayyip Erdoğan’ın anayasayı değiştirerek cumhurbaşkanı olabilme ihtimalini kararttı. 17 Aralık ise Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı hülyasını gömdü.

Bugünden bir yıl önce, iki dönem (5+5 ile), 2024’e dek Türkiye’nin görünebilir geleceğine damgasını 'güçlü başkan' olarak vurması beklenen, 'Türkiye 2023' hedefine doğru ülkeyi yönetecek olması tartışılmaz haldeki kişi; şimdi artık 'kaybetmiş' ve 'siyaset sahnesini ne zaman ve nasıl terk edeceği' tartışılan bir kişiye dönüşmüş durumda.

30 Mart seçim sonuçları, esas olarak, bu sorunun cevabını bulmaya yarayacak. Zira, seçim sonuçları ne olursa olsun, Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi yönetme yeteneğinin yok olacağı yönünde pek bir tereddüt yok.

Seçimlerden sonrasına dair, akıllara 'kötü şeyler'in gelmesi, zaten bundan, yani 30 Mart seçimlerinde hangi oranda oy alırsa alsın, Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’ye yönetme yeteneğinin kalmayacağının öngörülmesinden kaynaklanıyor.

Örneğin, Şahin Alpay, 'olağanüstü hal ilanı' ihtimalini düşünüyor. Şöyle yazdı:
"Bu Başbakan, AKP 30 Mart’ta birinci parti olarak çıkacak olursa aklanmış olacağını söylüyor. Ne var ki oyların yüzde 90’ını alsa da hakkındaki dosyalar ortadan kalkmayacak. Gerçek şu ki bu Başbakan'la hiçbirimiz güvende değiliz. Bu Başbakan'ın yargılanmaktan kurtulmak için her şeyi göze almasından korkuluyor. Seçimlere hile karıştıracağı kaygısı yayıldı. Protestoları bastırmak için olağanüstü hal ilan edebileceğinden endişe duyuluyor. Uluslararası bir krizden yararlanarak demokrasiyi askıya alabileceği dahi akıllara geliyor."

Ahmet İnsel’in şu satırları da üzerinde özellikle durulmaya değer:
"Türkiye tarihinde yakın veya uzak geçmişte ortaya atılmış yolsuzluk iddiaları veya yargılanan yolsuzluklara nazaran şimdi karşı karşıya olduğumuz manzara bir ilktir. Hükümetin başının fiili olağanüstü hal uygulamaya başlaması da ülkemizin kısıtlı demokrasi tarihinde bir ilktir. Bu, sadece tüm demokratik kurumları lağveden bir darbe hükümetinin cüret edebileceği bir tavırdır. Başbakan’ın artık geldiği noktada kendini ve çevresini savunmak için ortalığı yangın yerine çevirmekten başka çaresi kalmamışa benziyor."

Farkındaysanız, seçimlerin aritmetik sonuçlarının ötesine geçen daha önemli konuların irdelenmesi şimdiden başlamış durumda.
Benim için Tayyip Erdoğan Gezi’de bitmişti. Zira, orada, onda olmadığına inanmış bulunduğum ve bir liderde görmeye tahammül edemeyeceğim bir özelliğinin farkına varmıştım: Zalimlik.

Bir başka deyişle kendisinden daha zayıf konumdaki insanlara zulmedebilecek dürtüyü içinde taşıması.

Bu özelliğini Gezi vesilesiyle öğrenmiş olsam da 'zalimlikte sınırsızlığı'nı ve 'gaddarlık ölçüsü'nü tahmin edememiştim. Berkin Elvan’ın ölümünden sonra o yanını da hayret ve üzüntü ile öğrenmiş bulunuyorum.

Bunu, 14 yaşındaki 'sabi'sini toprağa vereli 24 saat olmuş bir anneyi, oğlunun mezarına onun çok sevdiği misketleri bırakmış olduğu için şuursuz kitlelere yuhalattığı vakit öğrendim. Televizyonda, Berkin Elvan’ın ölümünden 'borsayı etkilemeyeceği' kayıtsızlığıyla söz ettiği vakit öğrendim.

Zalimlik kadar bir liderde hiç kabullenilmemesi gereken başka bir özellik de siyasi söyleminde göz göre göre 'yalan'a başvurmasıdır. Kabataş ve Dolmabahçe Camii konuları, Gezi olayları sırasında ortaya dökülen 'yalancılık hali'nin rahatsız edici örnekleridir.
Hiçbir Müslüman, 'zulüm' ve 'yalan' ile siyaset oluşturmuş bulunan, üstüne üstlük 'dünya malına tamah ederek' yoldan çıkan ve 'yolsuzluk' şaibesi altına giren türden bir 'profil' çizen bir 'emir el-müminin'i kabul edemez.

'Müslümanlık' şayet 'vicdan' ise Türkiye’deki iktidar sahiplerinin geldiği ve Türkiye’yi getirdiği nokta, vicdan sahibi bir kimsenin kabul edebileceği bir nokta değildir.

'Müslümanlık' her şeyden önce bir 'ahlak' konusu ise 'Müslümanlar'ın hem vicdanı hem de ahlakı, 17 Aralık’la birlikte yaralanmıştır. Her gün ortaya saçılan 'iktidar sahiplerine ait' yeni bilgiler, 'ahlak yarası'ndan oluk oluk kan gelmesine yol açıyor.

Mazlum-Der’in eski başkanı Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun olan-biteni 'dindar Müslüman gözünden' anlamaya imkân verecek çok değerli bir söyleşisi önceki gün Taraf’ta yayımlandı. Gergerlioğlu, 'yolsuzluk soruşturması'nı örtbas etmenin, tüm dindarlar için oluşturduğu 'tehlike'ye de değiniyor:

"Yolsuzluk olduğuna inananlar, sadece AK Parti’ye değil dindarlara da büyük bir tepki göstermeye başladı. Dindarlara ‘Hırsızsınız siz’ diyorlar. Sen ne yapıyorsun? Hırsızlığı kabul eden bir dindarlar topluluğu mu oluşturmaya çalışıyorsun?"

Söyleşisinin tümü ve her bölümü önemli olan Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun bu sözlerini, 'dindar Müslümanlar'a yönelik "Gücün ve paranın bozduğu bu iktidara karşı tavır alın" çağrısı olarak yorumlamak mümkündür.

Yani, demokratlar nezdinde çoktan 'bitmiş olan' Tayyip Erdoğan, 'dindar kitleler'in vicdanında ve gözünde bittiği gün, Türkiye, tekrardan umutlu ufuklara doğru yol almaya başlar.

Bir yıl önce bugün neleri konuşuyorduk, neler umuyorduk; şimdi neler konuşuyor, neler yazıyoruz?

Bakarsınız, 30 Mart sonrasında da şimdi yazılıp konuşulanlardan çok farklı şeyler yazmaya ve konuşmaya başlarız.

Ne de olsa, Tayyip Erdoğan 'yokuş aşağı' koşar adım yürüyüşünde hızla yol alıyor…