'Tehcir'in 100. yılı ve 'yolun sonu'...

Türkiye, 1915'in 100. yıldönümü'nde, uluslararası politika ağırlık sahibi olan "müttefikleri"ne ve hatta "dost" olmaya çalıştığı -örneğin Rusya- kim varsa ters düşmüştür.

1915’in 100. yıldönümü, ilki genel, ikincisi bugünkü iktidara ilişkin, şu iki çok önemli sonucu geri dönüşü olamayacak şekilde beraberinde getirdi:

1. Türkiye’nin bugüne dek 1915’e ilişkin “resmi söylemi” çökmüştür. Onunla birlikte “soykırım sözcüğünü önleme diplomasisi” de.

2. Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisinin “İslâm dünyası liderliği ve temsilciliği” iddiası, 1915’in 100. yıldönümüyle birlikte, “İttihat Terakki’nin mirasını üstlenmiş olmaları” ve dolayısıyla “AKP projesi”nin gelip dayandığı noktanın “Türk ulus-devleti” –hatta “derin devleti” ile “buluşma noktası” olması nedeniyle bitmiştir.

İkinci nokta “ideolojik” bakımdan da önem taşıyor. Artık, yani 1915’in 100. yıldönümüyle birlikte, Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarını “İslâmcılık” üzerinden mi yoksa “Türk ulus-devletçiliği” üzerinden mi okumak gerekiyor?

Muhtemelen ikincisi.

İlk sonuca dönelim; gelinmiş olan noktada “1915’i tarihçilere bırakalım. Onlar tartışsınlar” söylemini sürdürebilmenin imkânı var mıdır? Zaten Tayyip Erdoğan’ın bizzat kendisi, tarihçilere işi bırakmadan, 1915’e dair hüküm vermedi mi?

“Anadolu’da çeşitli güçlerin tahrikiyle etmesiyle Ermenilerin sivil halka karşı katliama girişti. Bunun üzerine Osmanlı Devleti çeşitli tedbirler alma ihtiyacı duydu. Bunlar, Ermeni nüfusun ülkenin daha güneylerine göç ettirilmesiydi” demedi mi?

“Tarihçiler”e bırakılacak olan nedir? “Reis”in bu sözlerinin bu teyidi mi? Dünyanın çok ünlü ve tam da bu konunun uzmanı nice tarihçisinin böyle bir hükmü anlamsız kılan ciltler dolu çalışması var. Onların yazdıklarını ne yapacağız?

Tarihçiler bir yana, Türkiye, 1915’in 100. yıldönümünde uluslararası politika ağırlık sahibi olan “müttefikleri”ne ve hatta “dost” olmaya çalıştığı –örneğin Rusya- kim varsa ters düşmüştür.

Vatikan’dan ve Viyana’dan büyükelçisini Ankara’ya apar topar çağırmakta vakit kaybetmeyen Dışişleri, anlaşılan dışarıda Türkiye’yi temsil edecek temsilcisi kalmayacağı için, geçtiğimiz Cuma günü fazla mesai yapan bir fabrika gibi çalışarak, Almanya’ya, Fransa’ya, Rusya’ya, ABD’ye laf yetiştirmekle uğraştı.

Papa Francis’in açıklaması Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un aynı konudaki konuşmasının yanında içerik olarak çok hafif kalıyor. Almanya Parlamentosu’nun kararı Avusturya Parlamentosu’nun aldığı karardan farklı değil. Putin’in “soykırım” ifadesi ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın Erivan’da verdiği görüntü, laf yetiştirerek geçiştirilecekse, yani bir “diplomatik kriz” konusu olmayacaksa, Ankara “soykırım caydırıcılığı”nı da yitirmiş demektir. Ki, böyledir.

Bu nedenle Başkan Obama’nın sert açıklamasına karşı verdiği tepkinin de “süngüsü düşük”tür. Obama’nın açıklamasını “seçici ve tarafgir adalet anlayışı” diye niteleyip reddediyor ve “seçici ve tarafgir olmayan adalet anlayışı”na örnek olarak Erdoğan ve Davutoğlu’nun “taziye mesajları”nı hatırlatıyor.

Kendi payıma, 23 Nisan 2014 ve 24 Nisan 2015’te Ermeni Patrikhanesi’ndeki ayinde okunan Tayyip Erdoğan’ın ve 20 Nisan 2015 tarihli Ahmet Davutoğlu’nun “taziye mesajları”nın gerçek amacının 1915’in 100. yıldönümünü savuşturmak ve bu dönemi mümkün olabilecek en hafif hasarla atlatmak olduğunu sezmiştim.

Ama gelin Türkiye Ermenilerinin bu “taziye mesajları”na ilişkin neler hissettiğini anlamak için, sözü iki seçkin temsilcilerine, Agos’un iki yayın yönetmenine bırakalım…

Rober Koptaş şöyle yazdı:

“Evet, söz konusu taziye mesajları bugüne kadarki söylemde temel ve önemli bir değişiklik yapıyor, ölenler hakkında saygılı bir dil kullanıyor. Ancak, bazı şeyleri de hiç değiştirmiyor. Mesela hâlâ, Ermenilerin başına geleni I. Dünya Savaşı’nın diğer kayıpları arasına sıkıştırıyor. Bu kayıplara, hâkim bir devletin kendi vatandaşlarına karşı işlediği suç olarak yaklaşmıyor. Ermenilerden, onlar adeta bir doğal felaket sırasında ölmüşler gibi söz ediyor. Böyle yaptığı için de gerçeği muğlaklaştırıyor. Muğlaklaştırdığı ölçüde de, geçmişte resmi tarih yazıcıları tarafından üst üste dizilmiş yalanlardan ayrışmıyor.

Mesela, bu açıklamalarda, Ermenilerin başına gelen şeyin ne olduğu açık seçik tasvir edilmiyor… Mesela, faillerin kim olduğu belirtilmiyor. “Kim yaptı” sorusunun yanıtına hiç değinilmiyor…

2014 ve 2015 taziyeleri, bana, geçmişe dair gerçek bir yüzleşmeden çok, “Ne yapalım da şu lanet meseleden en hafif zararla çıkalım?” mantığından doğmuş gibi görünüyor…

Sadece şu son on günde, 1915’le ilgili olarak Türkiye’yi yüzleşmeye davet ettiği için Batı kamuoyuna gösterilen tepkideki şiddete bakarsanız, ortada böyle iyi niyetli ve bütüncül bir yaklaşım olmadığını, aslında ‘yeni’ denebilecek pek bir şey de olmadığını görürsünüz.”

Yetvart Danzikyan “inkâr, şımarıklık, kötülük” başlıklı yazısında doğrudan Tayyip Erdoğan’a sesleniyor:

“İyi direndin. Bravo sana. 100. yılda diasporaya, Ermenistan’a hakettiği cevapları verdin. Onlara göz açtırmadın, lafları ağızlarına tıkadın. Çizginden milim  sapmadın… Beri yandan uzun uzun taziye mesajları yazdın, teşekkürler, sağolasın, ama öyle bir mesaj yazdın ki az kalsın biz özür dileyecektik…

Bir taziye mesajında bile dereden tepeden su getirdin, taziyenin usul, adap ve erkanını da yerle bir ettin, taziye evine gidip öleni çekiştirmeye vardırdın işi, bir yandan da Patrikhane’nin düzenlediği ayine de temsilci göndermeye karar verdin, orada da olayım dedin. İpin her tarafında oynamak istedin, her zaman yaptığın gibi…

Neyse geçiyorum artık buraları. Edilen laflar edildi. Artık geri alınamaz. Merak ettiğim şu: bütün bunları ne için yaptın? “Soykırım” dediler diye mi? Soykırım olmadıysa neden bu kadar, neden böylesi hesaplanmış bir cinnet içinde girdin? Ama asıl önemlisi o kötülüğü yapanlarla senin aranda neden böylesi kuvvetli bir bağ var? Kimse bunu bir “millet”e atfetmiyor, kimse bunu bir dine atfetmiyor. O yıl ve devamında olup bitene, yaşananlar ve sonuçları itibariyle bir ad koymaya çalışıyor. O kötülükle hesaplaşmaya, yüzleşmeye çalışıyor. Üstelik senin de kendine geniş bir mesafe koyduğun bir zihniyetin yaptıklarından bahsediyoruz. O zihniyete her yerde mesafe koyuyorsun da burada niye mesafe koyamıyorsun? O gelenekle seni birleştiren şey nedir? Nerede buluşuyorsunuz?”

Yetvart Danzikyan, yazısının sonunda “en can alıcı” noktayı yakalamış. Evet, hiç kimse “Türk milleti”ni, Türkiye’yi “soykırım suçu” işlemekle suçlamadı. Sadece “inkâr”dan vazgeçilmesi istendi.

1915’e ilişkin “suç” daraltılarak “doğru adres”e yani “İttihat Terakki iktidarı”na yöneltildi. Hatta, onun çok az sayıdaki “yetkilisi”ne.

Böyle olduğu halde “ecdadımız cinayet işlememiştir” söylemiyle yapılan “milletimiz suçlanıyor” şeklinde yalana dayalı “seferberlik”in sebebi nedir?

Tayyip Erdoğan ve AKP’si Türk “derin devleti”ni ve onun “İttihatçı” ve “Teşkilat-ı Mahsusa’cı” damarını miras almadan iktidar veya “iktidarda kalıcı” olunamayacağına mı hükmetmiş olabilir mi?

Öyle anlaşılıyor. Bu ise “İslâmcılık” iddiasıyla yola çıkan “yolculuk”ta “yolun sonu”na gelmiş olunduğunun ilanı anlamına gelir.

1915’te “Ermeniler”in “ölüm yolculuğu”na çıkarılışlarının 100. yıldönümü işte bunu ortaya çıkarttı.