'Tek Adam' ile 'Cemaat'...

'Cemaat'le çatışmanın altında 'dış komplo' değil, 'Tek Adam'ın zincirleme siyasi yanlışlarının son halkası var.

Dershaneler konusu siyasi bir projenin sadece bir ayağı. Bu işin hedefinde Cumhurbaşkanlığı seçimi ve Erdoğan’sız AK Parti projesi yatıyor. ‘Satılmış Erdoğan’, ‘Firavun’, ‘Kalplerimizi kırdın bari param parça etme be usta’ şeklindeki kampanyanın stratejik bir hedefi var: Cemaatin tabanını Başbakan’dan uzaklaştırmak. Gönül köprüleri bunun için yıkılmak isteniyor. Önce, ‘Anti-Erdoğan’ duygusunu oluşturmak sonra Cumhurbaşkanlığı seçiminde, bunu Erdoğan karşıtı, ‘Ortak adaya’ taşımak.”

Bu satırlar, Yeni Şafak’ta Abdülkadir Selvi’nin dünkü yazısının son bölümü. Hükümetin medyadaki artık sayısı çok artmış olan sözcülerinin en önde gelenlerinden biri. Başbakan Tayyip Erdoğan ve yakın çevresine, miladı Gezi olayları olan dönemden bu yana egemen olan zihin kalıbını çok güzel yansıtıyor: Olan-biten her şeyi, Tayyip Erdoğan’a yönelik bir ‘komplo projesi’ ile açıklamak.

Bu, günü geliyor, bizzat Tayyip Erdoğan’ın kendi tespitiyle Gezi olaylarının arkasında ‘faiz lobisi’ni keşfetmek oluyor; kimi zaman Başbakan Yardımcısı’nın gözlemiyle –muhtemelen Başbakan da katılıyordur- ‘Yahudi diyasporası’ veya ‘telekinezi yöntemiyle Başbakan’ın canına kasteden dış dünya’ –ki, bu tezi geliştiren kişi çok geçmeden ‘Başdanışman’ sıfatıyla Başbakan tarafından ödüllendirildi-.

‘Dershaneler konusu’nun ‘Satılmış Erdoğan’, ‘Firavun’ vs. gibi hasmane etiketlerle ‘Erdoğan’sız AK Parti projesi’ ve ‘Cumhurbaşkanlığı seçimi’ ile ilgili bir tür ‘komplo’ ya da Selvi’nin deyimiyle bir ‘siyasi proje’nin ayağı olduğu iddiası da aynı zihin kalıbı ve yaklaşımının bir ürünü.
Yukarı aldığımız bu satırlar, Tayyip Erdoğan ve yakın çevresinin ‘Başbakan-Hocaefendi’ ya da Ak Parti-Cemaat arasında patlak vermiş olan son çatışmada ilkinin yaklaşımını ve algısını veya iddiasını en açık biçimde yansıtmış olması bakımından anlamlı. Ve de çok ilginç, zira dün Taraf’ın manşetinde patlattığı haberden önce kaleme alınmış.

Malum, Taraf dün ‘Gülen’i bitirme kararı 2004’te alındı’ manşetiyle MGK’nın 481 karar sayılı, 25 Ağustos 2004 tarihli ‘Gülen’e ait okulların’ ve ‘öğrenci evlerinin izlenmesi’ne dair 15 maddelik kararının belgesini yayımladı. Kararın altında dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, kuvvet komutanları Aytaç Yalman, Özden Örnek, İbrahim Fırtına ve Şener Eruygur imzalarının yanında Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da imzası var. Aytaç Yalman hariç, diğerlerinin Ergenekon’dan tutuklandıklarını, haklarında ağır cezaya hükmedildiğini hatırlatmaya gerek yok.

Taraf’ın manşeti dünün gündeminde patlayınca, bir başka Tayyip Erdoğan danışmanı Twitter’dan ortaya atıldı; Yalçın Akdoğan “2004’teki MGK kararı hükümet tarafından yok hükmünde kabul edilmiş, hiçbir bakanlar kurulu kararı alınmamış, hiçbir işlem yapılmamıştır” diye yazdı.
Ne var ki bu açıklamanın ve ardından Bülent Arınç’ın aynı yöndeki açıklamasının ‘Cemaat’teki dalgalanmanın önünü almadığı, hatta daha da arttırdığı görüldü.

Niçin?
2004’teki MGK kararı, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül (dönemin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı), Abdüllatif Şener, Abdülkadir Aksu ve Cemil Çiçek gibi MGK üyesi bakanların imzalarını taşıyor olsa da günün polemiğinde ‘fatura’nın adeta sadece Tayyip Erdoğan’a kesilmesinin bir sebebi var. Çünkü, 2004’te ‘yok hükmünde kabul edilmiş’ olan ve ‘hiçbir işlem yapılmamış’ olan o kararın içeriğine uygun bir uygulama bugün yapılıyor. Tayyip Erdoğan yapıyor ve yaptırıyor. Abdullah Gül, ‘Dershanelerin kapatılması’ konusunda hükümet ile aynı dalga boyunda gözükmüş değil.

Yani, 2004’te gerçekten ‘yok hükmünde’ muamelesi görmüş olsa bile, 2013’te o MGK kararının Tayyip Erdoğan üzerinden hayatiyet kazanmış olması, altındaki imza ve diğer kuvvet komutanları imzalarıyla birlikte okunarak, Başbakan için –kim ne derse desin- ‘hasar verici’ bir durum ortaya çıkarmışa benziyor.

2004’te altına imzasını attığı bir ‘proje’yi 2013’te yürürlüğü koymaya kalkıştığı için, ‘Dershaneler konusu’nu ‘Cumhurbaşkanlığı seçimleri’ ve ‘Erdoğan’sız Ak Parti projesi’ olarak önceden planlanmış ve tasarlanmış –tıpkı Gezi olayları gibi- bir ‘komplo’ ile açıklamanın pek bir inandırıcı yönü olmuyor.

Asıl sorulması gereken soru, 2014 yılına ve o çerçevede cumhurbaşkanlığı seçimlerine dönük büyük ihtiraslar taşıyan ve siyasi zekâsı ile tanınan Tayyip Erdoğan’ın nasıl olup da ‘Cemaat’ ile ve bizzat Fethullah Gülen ile ‘geri dönüşsüz’ biçimde şiddetli bir çatışmaya girmeyi arzulaması ve göze almasıdır. ‘Siyaset zekâsı’, 2013 sonbaharında bu haliyle ‘Dershaneler konusu’nu gündeme getirmeyi gerektirmezdi.
‘Tek Adam’a dönüşünce ya da ‘müritlerinin uçurduğu şeyh’ haline gelince, ‘siyaset zekâsı’nın yerini zincirleme hatalar alabiliyor.

Tayyip Erdoğan, son dönemlerde sürekli hata yapıyor. Onu ‘Aziz’ mertebesinde gören izleyicilerinden başlayarak, çıkarlarını onun ‘Büyük Usta’ olarak Türkiye’nin tepesinde oturmasını gören ‘Neo-Kemalistler’in yeni türevlerine uzanan yelpazedeki kişiler, onun her siyasi adımı ya da söylevlerinde bir ‘hikmet’ arıyorlar ve bulunamayacağı durumlarda akla zarar ‘rasyonalizasyon’ yoluna gidiyorlar ama güneş balçıkla sıvanmıyor. Tayyip Erdoğan, zincirleme hata yapıyor.

Özellikle dış politika alanındaki hatalardı gizlenemez halde olanlar. Mısır’da askeri darbe yapılmış olduğu tartışma götürmez idi. Ancak, Muhammed Mursi’nin ve Müslüman Kardeşler’in de bir yıl geçmeden iktidar sorumluluğunu yüzüne gözüne bulaştırdığı ve kendilerine karşı olmayan milyonlarca kişiyi kendilerine düşman ettiği de bir gerçek idi. Darbeye karşı olmak anlaşılır bir şey ama Mısır politikasını ‘Müslüman Kardeşler amigoluğu’na çevirip, Türkiye’nin Mısır’la ilişkilerini neredeyse sıfırlamanın anlaşılır bir yanı yok.

Hele Moskova’da Putin’den “Bizi Şanghay’a alın, AB’den kurtarın” ricası. Hangi ‘müttefik’ ülke, Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu bir Türkiye’ye ‘stratejik dostluk’ hesaplarıyla yaklaşabilir?

Financial Times’da dün yayımlanan ‘Türkiye Özel Raporu’ çok şey anlatıyor. Okunmaya değer çok sayıda yazıda önemli açılar elde edilebiliyor. Örneğin, Daniel Dombey’in, -doğrudan çevirisiyle- ‘Büyük Şef’in (doğru çevirisi ‘Büyük Usta’ olmalı) ‘Türkiye’yi pusulasız sulara sürüklediği’ne dair bir başlık kullandığı çok dikkate değer yazısı, Başbakan’ın Türkiye’yi 2023’te ‘dünyanın en büyük 10 ülkesinden biri yapma’ ihtirasından söz ediyor. Bu hedef, yılda yüzde 15 büyümeyi gerektiriyor.

Daha kısa süre önce, büyüme hedefi yüzde 4’ün bile altına çekildi. Ayrıca, Türkiye’nin büyük baş ağrısı olan cari açık geçen yıl gayri safi milli hasılanın yüzde 10’una denk düşerken, büyüme hızı düşen bir ekonomide yüzde 7 civarında. Yani çok yüksek. Cari açığın sadece yüzde 15’i doğrudan yabancı yatırımlar ile karşılanıyor ki, doğrudan yabancı yatırım rakamı 2007’nin altına inmiş halde.

FT’nin ‘Özel Türkiye Raporu’nu okuduğunuz vakit, Tayyip Erdoğan’ın kendisi ve Türkiye için ‘ihtirasları’nın –olumsuz anlamda değil- yerine getirilebilmesi için, ‘otoriter’ bir ‘Tek Adam’ yönetiminin sağlayacağı istikrardan başka bir yol olmayacağı sonucuna varılabilir.

10 yıl birçok iktidar sahibini yordu ve yıprattı. Demokratik ülkelerde De Gaulle’den Thatcher’a, Tony Blair’e birçok örneği var bunun.
Demokratik olmayan ülkelerde ise 10 yılı aşan iktidar süreleri ülkeyi yoruyor ve yıpratıyor.

Tayyip Erdoğan 11 yıldır başbakan. Hem iktidar yorgunu hem de 10 yıl daha iktidar isteyecek kadar hevesli. İhtiraslı projeleri de var. Bu Türkiye’de bunları ‘Tek Adam’a biat’ dışında yürürlüğe koyması çok zor.

‘Cemaat’le çatışmanın altında da dolayısıyla ‘dış komplo’ değil, ‘Tek Adam’ın zincirleme siyasi yanlışlarının son halkası var.