Tek yol: Muhalefete rağmen yola devam...

Sevinmek ve iyimser olmak gerekiyor. Cumhuriyet tarihinin en önemli, Türkiye'de günümüz gündeminin bir numaralı sorunu, 'Kürt sorunu' ilk kez TBMM çatısı altında 'Genel Görüşme'ye açıldı. Bu bakımdan TBMM'de dünkü toplantıyı 'tarihi' olarak nitelemek yanlış olmaz.

Sevinmek ve iyimser olmak gerekiyor. Cumhuriyet tarihinin en önemli, Türkiye’de günümüz gündeminin bir numaralı sorunu, ‘Kürt sorunu’ ilk kez TBMM çatısı altında ‘Genel Görüşme’ye açıldı. Bu bakımdan TBMM’de dünkü toplantıyı ‘tarihi’ olarak nitelemek yanlış olmaz.
1 Ağustos tarihinde İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın katılımıyla yapılan ‘Açılım’ın ilk ‘Çalıştay’ında bir konsensüs oluşmuştu: Konunun TBMM’ye gelmesi, orada tartışılması ve çözüme imzayı TBMM’nin atması.
Üç buçuk aylık ve bir benzetmeye göre Kürt sorununa ilişkin ‘Gökkubbenin altında konuşulmadık hiçbir şey kalmadıktan’ sonra nihayet dün TBMM’de Genel Görüşme yapılması, bu bakımdan ‘Süreç’in hedefine doğru yani bir ‘iç barış’ yönünde yol alması bakımından son derece olumlu bir gelişme ve her türlü iyimserliği beslemeye uygun.
Ancak, tüm ülke nefesini tutmuş Edirne’den Ardahan’a televizyon ekranlarının başına geçerek izlediği Genel Görüşme, ‘Kürt sorunu’nun çözüm umutlarını yeşerten, ‘iç barış’ın Kürtlerle- sağlanması açısından her türlü iyimserliği besleyecek nitelikte miydi?
Hayır değildi. Çünkü, TBMM’de temsil edilen dört partinin ikisi, iki muhalefet partisi CHP ve MHP’nin, üstelik genel başkanlarını, dinledikten sonra gayet iyi Türkçe bilen bir yabancı Türkiye uzmanı ve gözlemci, muhalefet açısından Türkiye’de bir Kürt sorunu bulunmadığı ve dolayısıyla çözümünün de gerekmediği hükmüne varabilirdi.
MHP lideri Devlet Bahçeli için yapılması gereken -ki, ‘Açılım’a ilişkin Türk milliyetçiliğinin temsilcisi olduğu iddiasındaki siyasi partinin önerileri bunlar- üç maddeden ibaretti:
1. Hükümet PKK teröristlerine teslim olmaları çağrısı yaparak, onların teslimini sağlamalı;
2. Böyle gelip teslim olacak PKK’li teröristler, Türk yargısının önüne çıkartılmalı ve gereken cezalara çarptırılmalı;
3. Hükümet, Güneydoğu’daki vatandaşlarımız için gerekli ekonomik ve toplumsal önlemleri almalı ve uygulamalı.
CHP lideri Deniz Baykal’ın lâf kalabalığı ayıklandıktan sonra, tartışmayı getirdiği nokta özünde MHP’ninkinden çok farklı sayılmazdı. Tıpkı MHP lideri gibi, o da ‘Açılım’ı ‘terör örgütü ile mücadele yerine terör örgütü ile müzakere’ gibi tanımladı; tıpkı MHP lideri gibi ‘Açılım’ı ‘dış güçlerin projesi’ olarak sundu. Artık kimsenin hatırlamadığı, gündemden düşen ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ydi ‘Demokratik Atılım’ ya da ‘Açılım’.
Devlet Bahçeli, ‘Açılım’ı ‘İmralı, PKK, AKP ve ABD’ imzalı bir ‘emperyalist güdümlü bir Sevres projesi’ olarak vurgularken, Deniz Baykal’ın söyledikleri, ‘Açılımın kaynağı’nı tanımlamak anlamında benzerlik taşıyordu.
Deniz Baykal, konuşmasının son bölümünde ‘sorun’u nasıl algıladığını da ortaya koydu. Bir türlü uzlaşamadığı Bülent Ecevit’in yaklaşımıyla tıpatıp uygun biçimde bunca yıllık sorun ‘ekonomik ve sosyal geri kalmışlık’ olmaya indirgendi. Hızını alamadı, Mardin Ovası’nda hala kuraklığın hüküm sürdüğünü vurguladı. Mardin Ovası’nda sulamanın önemini anlatırken, ‘Kürt sorunu’nu ne ölçüde sulandırdığının farkında mıydı, bilmiyorum.
***
Türkiye’nin en ciddi sorununa ilişkin bu kadar ciddiyetsiz bir muhalefet blokuyla TBMM çatısı altında konuyu ‘Genel Görüşme’ye açmak usûl açısından şüphesiz doğru bir adım ama söz konusu blok ile birlikte ‘çözüm doğrultusu’nda adım atmak mümkün gözükmüyor.
Türkiye için bir numaralı sorun, onlar için sorun olmayınca, çözüm yönünde onların katkısını beklemek de hayalden ibaret.
Hükümetin bundan sonra yapması gereken, Kürt sorununu ‘şiddetten arındırmak’ yolunda atması gereken adımları kararlılıkla atmaya devam ederken, ‘şiddete zemin oluşturan’ bölgesel iklimi ortadan kaldırmak için gerekli yasal düzenlemeleri TBMM’ye getirip, çıkartmaktır.
The Economist, TBMM’deki Genel Görüşme ile eşzamanlı yayımlanan son sayısında ‘Turkey and the Kurds-Peace in Sight?’ (Türkiye ve Kürtler. Barış Görünürde mi?’ başlıklı bir yazıya yer verdi. Yazının giriş bölümü şöyle:
“Kulakları muhalefetin ihanet çığlıklarıyla doldurulmuş olarak, Türkiye’nin iktidardaki Adalet ve Kalkınma (AK) Partisi ülkenin çoktandır süregelen Kürt sorununu sona erdirmek için cesur adımlarla ilerliyor. Olumsuz tartışmalar bir yana, Türkiye ile isyancı Kürtleri arasındaki barış, şimdi, her zamankinden daha yakın görünüyor.”
Durum bu. Hükümetin bu yönde atmayı tasarladığı cesur adımlara cesaretle devam etmesi kaydıyla.
The Economist’in aynı yazısında ‘Diyarbakır’da bir insan hakları avukatı’ diye tarif edilen Sezgin Tanrıkulu’nun bir sözüne yer verilmiş: “Türkler ve Kürtler arasında büyüyen duygusal bölünmenin coğrafi bir bölünmeye yönelmesi gerçek bir risk teşkil ediyor.”
Bu ‘duygusal bölünme’ şu sıra sorunun en önemli, en ciddi yönü. Son aylarda zamanının önemli bir bölümünü Güneydoğu’da geçirmiş birisi olarak, bu ‘olgu’yu defalarca vurgulamaya ben de çalıştım. ‘Süreç’in, ‘Açılım’ın, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dünkü TBMM konuşmasında bir eklemesiyle adı bir kez daha değişen ve ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ olan atılımın güzergâhında en büyük ‘risk’ bu ‘duygusal bölünme’yi daraltamamakta, tersine aranın açılmasında yatıyor.
Bunu ne CHP ne de MHP anlayamaz. Bölgede dibe vurmuş, tek bir milletvekili çıkaramayacak duruma gelmiş olan bu iki siyasi partinin, Güneydoğu’da, Türkiye’nin Kürtlerinin yaşadığı coğrafyanın nabzını tutabilmesi, ruh halini anlaması ve TBMM’ye ve söylemlerine yansıtması imkânsız.
Bu iki partiden ‘Süreç’e anlamlı ve değerli bir katkı beklemek, özellikle bu bakımdan imkânsızlaşıyor. ‘Açılım’ın esas muhatap kitlesi nezdinde sıfırı tüketmiş iki parti, tanımadığı, reddedildiği, koptuğu, temsil etmediği uzaklaştığı ve Türkiye’den ruhen uzaklaştırdığı kitlenin duygularını algılayabilir ve yansıtabilir mi?
Sözünü ettiğimiz Türkiye’nin vatandaşları. Onların önemli bir kesimi.
Gerçekçi olalım, böyle bir durumda hükümet ‘tek tabanca’ olarak, yol güzergâhında kendisine DTP’yi muhatap kılarak ve yer yer işbirliği yaparak ve bir de doğrudan Türkiye halkını muhatap alarak, ondan destek devşirerek yola devam etmek durumunda. Ve zorunda.
***
Diyarbakır nüfusunun yüzde 49’u 1 yaş ile 19 yaş arasında.
Yani yarısı 19 yaşından küçük gençler ve çocuklar. 1 yaş ve 25 yaş arası kesim ise yüzde 66’sı yani üçte ikisinden fazlası. İmralı-Kandil ekseninin toplumsal zemini tam da burası. Gözümüzü açıp gerçekleri görmek zorundayız.
Bu şu demek, PKK’nın gücü de, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ‘tehdidi’ de sınır ötesindeki
Kandil dağındaki 3 bin-3 bin 500 ve Güneydoğu’nun dağlarındaki o rakama yakın dağınık silahlı unsurlarından gelmiyor. 72 milyonluk ve giderek uluslararası sahnede bir ‘bölgesel güç’ olarak yükselen Türkiye’nin bölünme tehlikesi bu rakamların toplamından oluşan silahlı unsurların temsil ettiği ‘tehdit’ten kaynaklanmıyor.
Diyarbakır şehir merkezinde yoğunlaşan yeni Kürt kuşaklarındaki ‘ruhi kopuş’tan kaynaklanıyor. Söz konusu ‘ruhi kopuş’un bir ‘coğrafi bölünme riski’ne dönüşmesinden kaynaklanıyor.
Bunu CHP’nin ve MHP’nin anlayabilmesi mümkün değil. Çünkü bu insanların ne fiziki, ne de ruhî coğrafyasında yoklar.
‘Açılım Süreci’ni hedefine götürecek ve ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ni gerçekleştirecek olanlar, o ‘coğrafya’da -fiziki ve ruhî olarak- var olanlar olacak.
TBMM, bu ‘proje’nin gerektirdiği yasal değişiklikler ve düzenlemelerin yapılacağı çatı olabildiği ölçüde, muhalefet liderlerinin dillerine pelesenk ettiği ‘bölünme’ ve ‘ayrışma’dan değil, ‘bütünleşme’den ve ‘barış’tan söz edebileceğiz.
Galiba, TBMM’deki ‘tarihi gün’ün, ‘Genel Görüşme’nin en ilginç yanı, bunların hiç görüşülmemiş olmasıydı...