Türk özgüveni zamanı

İsrail'in özrü Tayyip Erdoğan'ı ve Türkiye'yi 2009 Ocak ayının sonundan daha güçlü bir konuma getirdi mi, getirmedi mi? Doğru cevap getirdi olmalı.
Türk özgüveni zamanı

Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nda katıldığım bir toplantıdan çıkmış, otelime gelmiştim. Hava buz gibiydi. 29 Ocak 2009 gecesi. Üzerime kalın bir şeyler geçirip, dışarı çıkmaya hazırlanırken bir yandan da elimde televizyonun uzaktan kumanda aleti, kanallar arasında geziniyordum. Gün içinde neler olduğunu öğrenmek için haber kanalları ararken TRT-Türk ekranı önümde beliriverdi. Avrupa’da her otelde bulunan bir kanal değildi. Hoş bir sürpriz... TRT-Türk logosuyla birlikte gözüme Tayyip Erdoğan, Şimon Peres, Amr Musa ve Ban ki-Moon ilişti...

Tayyip Erdoğan konuşmaya henüz başlamıştı. İsrail’i alışılmadık bir dille eleştiriyordu. Ekran başında kalakaldım. Şimon Peres’in neler diyeceğini merak ettim. Türkiye söz konusu olduğunda en ılımlı ve en tecrübeli İsrailli siyaset adamı oydu. Ağır bir cevap verdi Tayyip Erdoğan’a. Ve arkasından o bildik ‘one minute’ olayı yaşandı.

Tayyip Erdoğan’ı dinlerken bir yandan da ‘Vay, vay, vay’ nidasının ağzımdan çıktığını fark ettim. Ortadoğu’da ömrünü tüketmiş biri olarak, Filistin direniş liderlerinin ateşli konuşmalarının dışında, İsrail’e böyle hitap edildiğini ilk kez duyuyordum.

Tayyip Erdoğan’ın başta Filistin halkı, Ortadoğu’da insanların yüreğine yerleşeceğini ve bu arada Türkiye halkında yıllardır İsrail’e karşı birikmiş öfkeyi boşaltacağını anında sezdim. Zaten, başından ayrılamadığım TRT ekranı, İstanbul’da binlerce kişinin Başbakan’ı karşılamak için havalimanına aktığı haberini vermeye başlamıştı.

Gideceğim yere gitmekten vazgeçtim. Ertesi gün gazeteye yazmam gereken yazıyı, o anın psikolojisini yitirmeden yazmak için, hemen bilgisayarımı açarak yazmaya koyuldum. İlk cümlem üzerinde saniye düşünmeden bilgisayar ekranı üzerine aktı:

“Ortadoğu’nun yetimleri, Nasır’dan bu yana özlemini çektikleri liderlerini buldu: Recep Tayyip Erdoğan!”

31 Ocak 2009’da yayımlanan yazının son bölümü aklımdan çıkmış. Arşivden bakınca, şu satırları okudum: “... Brüksel’de dün sabah kahvaltıda... Mısırlı yaşlı bir gazeteci Doreya Avni ile karşılaştım. Heyecanla yanıma koştu, ‘Neler olmuş dün gece’ diye söze girdi ve bana söz bırakmadan ‘Tayyip Erdoğan, Nasır’ın yerine geçti. Eğer içerde güçlü olursa aynı zamanda bölge için hem Nasır hem de De Gaulle olur. Nasır dışarıda büyük bir bayraktı ama içerde, çevresinden ötürü zayıftı. Tayyip Erdoğan Türkiye’de sadece İslamcıların değil diğerlerinin de desteğini alırsa Nasır-De Gaulle konumunda birisi olabilir’ dedi...”

Fransa’nın büyük lideri Charles de Gaulle, bir buçuk milyon Cezayirlinin canına mal olan 1954-1961 arasındaki Cezayir Savaşı’nı bitiren ve Fransa’da ‘Beşinci Cumhuriyet’in kuruluşuyla adı anılan devlet adamı olarak tarihe geçti. Cezayir’den çekilmeyi ancak De Gaulle sağlayabilirdi. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı Fransız ulusal direnişinin de lideriydi o.

‘Kürt sorunu’na ilişkin iç gelişmelerin geldiği noktaya ve ne yöne doğru evrileceğine bakarak, Tayyip Erdoğan için ‘Nasır-De Gaulle analojisi’ üzerinde şimdi düşünülebilir belki.

Bu yazıya dün Cüneyt Özdemir’in ‘Bir Türk Kompleksinin Sonu’ başlıklı Radikal’deki çarpıcı yazısı ilham verdi. Cüneyt, yazısına “Bu da nereden çıktı demeyin. İsrail’in Türkiye’den özrü tam da bu anlama geliyor. Durun isterseniz size baştan anlatayım” satırlarıyla girmişti ve Davos’taki ‘one minute’ üzerine ülkenin nice köşe yazarı ve televizyon yorumcusunun “Eyvah şimdi yandık işte; İsrail’e kafa tutmak demek ABD ile aralar bozulacak demektir” algılamasıyla nasıl korku içinde ‘komplekse girdiğini’ anlatıyordu.

31 Mayıs 2010’daki Mavi Marmara olayı, bir bakıma 29 Ocak 2009’da Davos’ta başlayan gelişmeler zincirinin en son, en vahim ve üstelik 9 TC vatandaşının hayatını yitirmesine yol açan kanlı halkasıydı. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri, ilk kez, sivil TC vatandaşları, bir yabancı ülkenin üniformalı personeli tarafından öldürülmüşlerdi. Aslında, bu, pekâlâ bir ‘casus belli’ yani ‘savaş nedeni’ olarak kabul görürdü ama hiç değilse, İsrail’den ‘özür’ yani ‘apology’, 2010’larda ‘realpolitik’in ‘asgari şartı’ olabilirdi. Türkiye, bundan asla geri adım atamazdı.

Söz konusu İsrail olunca, Türkiye ne kadar haklı olursa olsun, ABD’de de Türkiye’ye karşı nasıl bir hava eseceğine bizzat tanık oldum. Olaydan iki hafta sonra, Washington’da düşünce kuruluşu Middle East Institute’un düzenlediği ‘Turkey’s New Geopolitics: Challenges and Opportunities’ (Türkiye’nin Yeni Jeopolitiği: Meydan Okumalar ve Fırsatlar) başlıklı panelde Robert Wexler ile ‘ters cephe’de yer alarak didiştik.

Robert Wexler, Kongre’de ‘Türkiye’nin Dostları’ diye nitelenecek bir grubun başını çekiyordu. O günlerde, ABD’nin İsrail Büyükelçisi olarak atanması konuşuluyordu. Mavi Marmara’ya ilişkin ‘İsrail’in özür dilemesi’ şartıyla başlayan üç Türk talebi, Wexler’i kızdırmıştı. Wexler için İsrail-Türkiye tercihinde bir tereddüt yoktu. Israrla kendisine yönelttiğim, “Uluslararası sularda bir ülkenin 9 vatandaşını öldüren bir ülkenin yaptığı ile Hint Okyanusu’nda uluslararası sulardaki korsanlık, uluslararası hukuk açısından farklı mı tanımlanır” soruma cevap vermemeyi seçti.

O günlerde Washington’da ‘Türk’ olmak zor işti gerçekten ve 1985’te ilk kez ayak bastığım ve 1999-2000 yıllarında yaşadığım Washington’da hiç öyle bir ‘anti-Türkiye’ ortama tanık olmamıştım doğrusu. 19 Haziran 2010 tarihli ‘Washington Mektubu...’ başlıklı yazıda o ortamı yansıtmaya çalışmıştım.

Her şeye rağmen ABD, bölgedeki iki müttefiki, Türkiye ile İsrail’in arasını yapmaya –el altından da olsa- çalıştı. İsrail elitinin içinde bir bölüm, Türkiye ile ilişkilerin kopmasına zaten karşıydı. Bunların başını çeken Sanayi, Ticaret ve Çalışma Bakanı Binyamin (Fuad) Ben Eliezer ile Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Brüksel’de üç saatlik gizli toplantı yaptığı haberi bomba gibi patlamıştı. Bu gelişme üzerine, 2 Temmuz 2010’da “Türkiye ile İsrail barışabilir mi? Obama barıştırabilir mi?” başlıklı bir yazım bu köşede yayımlanmış.

Obama, tarafları 22 Mart 2013’te ‘barıştırabildi’. Demek ki her şey, ‘zamanı gelince’ olabiliyor ve olabilmesi için de bir ‘arka plan’ gerçekleşiyor.

Bu ‘barışma’nın, İsrail yönünden, neden şimdi gerçekleştiğini, Netanyahu şöyle açıkladı: “Değişen gerçekler, bölgedeki ülkelerle ilişkilerimi yeniden ele almamızı gerektirdi. Suriye krizinin sürekli kötüleşmesi en önemli kaygımız. En çok korktuğumuz da kimyasal silahların terör gruplarının eline geçmesi. Suriye ile çok uzun bir sınıra sahip olan Türkiye ile Suriye ile sınırdaş olan İsrail’in iletişim halinde olması önemli. ABD Başkanı’nın ziyareti sona ererken aramızdaki krizi çözmek için Türkiye Başbakanı’nı aramaya karar verdim...”

Bu ‘karar’da Obama’yı memnun etmek, yani ABD’yi kollamak elbette söz konusu. İsrail’e ‘maliyeti’ şayet ‘Türkiye’den özür dilemek’ ise ‘değişen şartlar gereği’nce ‘kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez’ mantığı ile Netanyahu, Tayyip Erdoğan’dan özür diledi.
Peki, bu ‘özür’, Tayyip Erdoğan’ı ve Türkiye’yi 2009 Ocak ayının sonundan daha güçlü bir konuma getirdi mi, getirmedi mi?

Doğru cevap ‘getirdi’ olmalıdır. Bunun yol açabileceği sonuçlar, ayrı bir konu. Ama bir şey kesin olmalı: ‘Zaman ne zamanıdır’ sorusunun cevabı. Cevap, ‘içerdeki sorun’un yani ‘Kürt sorununun çözümü’ için de izdüşümünü bırakmalıdır. Cevap şudur: Türk özgüveni zamanı!