Türkiye, Avrupa'nın ne tarafında?

Türkiye'ye hükmeden "siyasi irade"nin AB üyeliği gibi gerçek bir niyeti yok. Avrupa Birliği'nin şu sıra ağır basan "Merkel-Juncker hattı"nda da, Türkiye'yi AB'nin "sınır muhafızı" olarak görmek niyeti var ama AB'nin içinde görmek niyeti zaten yok.

BRÜKSEL- Avrupa Birliği’nin (AB) “hükümeti” yerine geçen Avrupa Komisyonu binası… Her köşesi Avrupa tarihine referanslarla dolu. Zaten bina, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun büyük hükümdarı Charlmagne’ın adını taşıyor. Komisyon’un Charlemagne binasınında yaklaşık 350 kişiyle doldurduğumuz salon ise Alcide De Gasperi’nin…

De Gasperi, İtalyan Hristiyan Demokrat Partisi’nin kurucusu. Bir başka İtalyan Spinelli, Fransız Schumann ve Alman Konrad Adenauer ile birlikte 1940’ların sonlarında bugünkü Avrupa Birliği’nin temellerini atan devlet adamları arasında sayılıyor.

AB Komisyonu’nun bu yıl üçüncüsü (geçen yıl yapılmamış) olan “Batı Balkanlar ve Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya” konulu, “Speak Up!” (Konuş!) başlıklı yıllık konferans için De Gasperi salonunu dolduran Türkiye, Sırbistan, Karadağ, Makedonya, Arnavutluk, Kosova ve Bosna-Hersek’ten gelmiş olan basın mensupları, konferansın yıldız konuşmacısı Yavuz Baydar konuşmasını bitirdiği anda, konuşmayı uzun alkışlarla selamladılar.

Yavuz Baydar, konuşmasının uzunca bir bölümünü ekrandan İngilizce alt-yazılı olarak İpek-Koza grubuna yapılan polis baskını görüntülerine ayırmıştı.

İngilizce yaptığı konuşmanın sonunda ise AB’ye bir çağrıda bulundu. “AB’nin şu sıralarda Ankara’ya yanlış sinyaller gönderiyor olmasından son derece kaygılıyım” dedi ve AB’nin Ankara’ya gönderdiği “yanlış sinyaller”i şöyle sıraladı:

“Realpolitikin en kötü şekli ile pazarlığa girişmek, yani ‘mülteci akışının önüne geçmek’ karşılığında özgürlüklerimiz ve haklarımızı feda ederek, ticarete girişmek.”

Ardından şu cümlelerle konuşmasını noktaladı:

“Şansölye Merkel’in son (İstanbul) ziyareti en kaba sinikliği ile bunu açıkça gösterdi. AB’deki dostlarımıza bütün söyleyeceğimiz şundan ibarettir: Zalimlerle ortak değerlerimizin ve temel ilkelerimiz üzerinde at tüccarı usûlü pazarlık yapmayın.

Eğer Türkleri ve Kürtleri ve Alevileri ve Gayrımüslimleri, liberalleri, laikleri ve Türkiye’deki diğerlerinin tümünü kaybederseniz, AB’yi insan hakları için bir mıknatıs yapmış olan şeylerin bir çoğunu, AB olarak büyük ölçüde bizzat kendinizi kaybetmiş olursunuz.

Mesleğimizin tahribine taraf olmayın!”

Aslına bakılırsa, açılış oturumunda yapılan konuşmalara bakılırsa, AB, Yavuz Baydar’ı daha dinlemeden “mesajı” almış sayılabilirdi. Örneğin, AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komisyoneri, Johannes Hahn (Avusturya-Hristiyan Demokrat), konuşmasında, Türkiye’yi hedef alarak, şu sözcüklere yer vermişti:

“Seçimlere doğru, gazetecilerin çeşitli biçimlerde sindirilmesi gibisinden, son haftalarda kaygı verici gelişmelere şahit olduk. Çok açık olayım: Medya özgürlüğü AB’ye katılım sürecinin tam yüreğinde yer alır ve bu, müzakere dışıdır.”

Aslına bakılırsa, Türkiye, bugünkü halini 2004 yılında sergilemiş olsaydı, AB ile tam üyelik müzakerelerine girişilmesi için “ön şart” olan “Kopenhag Kriterleri” kesinlikle “yerine getirilmemiş” sayılacaktı. Yani, Aralık 2004’te Brüksel’deki o unutulmaz AB Zirvesi’nde Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin başlaması kararı alınamazdı.

Türkiye, bugün itibarıyla, “Kopenhag Kriterleri”nin gerisindedir.

Bu arada, Johannes Hahn’ın sözleri, “AB pozisyonu” bakımından öyle önemsenmiş olmalı ki, Wall Street Journal gazetesi ertesi gün buna geniş yer verdi. WSJ, “mülteci krizinde Ankara’nın işbirliğini sağlamak” uğruna “AB’nin Türkiye’nin iç politika gelişmelerine yönelik eleştirilerinden vazgeçmiş olduğunu” hatırlatarak, bu durumun Hahn’ın konuşmasını yaptığı çarşamba günü sona ermiş olduğunu öne sürdü.

Konuşmayı, son haftalarda Türkiye’ye yönelik “en sert eleştiri” olarak niteledi.

Ne var ki, “realpolitik” başka yöne işaret ediyor.

Hahn’ın sözleri bir yana, AB, şu ara Yavuz Baydar’ın konuşmasının sonundaki “yapma!” çağrısının tam tersini yapma eğiliminde. Örnek mi istiyorsunuz: Türkiye’ye ilişkin “İlerleme Raporu” –ki, çok ağır eleştiriler içerdiği biliniyor- daha önce ertelendiği yetmiyormuş gibi, yine ertelendi.

Brüksel’deki “Speak Up3!” yani “Konuş!” toplantısının açılış oturumunda Johannes Hahn’ın yanısıra, Avrupa Parlamentosu’nun Başkan Yardımcısı (Avusturya-Yeşil) Ulrike Lunacek ile Avrupa Konseyi’nin İnsan Hakları sorumlusu Nils Muiznieks (Letonya) de konuştular.

Lunacak, “Eleştirel olmayı sürdürelim. Yoksa (AB olarak) güvenilirliğimizi kaybederiz” dedi ve İlerleme Raporu’nun seçimlerden sonra değil, seçimlerden önce yayımlanması gerektiğini vurgulayarak, AB Komisyonu’nu açıktan eleştirdi.

Sonrasında Ulrike Lunacek ile konuştum. Hahn’ın ertelemede rolü olup olmadığını sordum. “İlerleme Raporu”nun ertelenmesi  sorumluluğu için “daha yüksek” yeri işaret etti: Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker’i.

Juncker, bir dönem, Türkiye’nin AB üyeliğine karşıtlığıyla ün yapmıştı. “Angela Merkel’in adamı” olarak da görülür.

Juncker’in sözcüsü, “mülteciler konusu müzakere edilirken, Türkiye’ye ilişkin İlerleme Raporu’nun yayımlanmasının uygun olmadığını” açıklamıştı. WSJ’nin dünkü sayısından öğreniyorum ki, “Türkiye’ye ilişkin AB İlerleme Raporu, perşembe günü yayımlanacak iken, Juncker’in bürosunun müdahalesi ile, bir kez daha” ertelenmiş.

Zira, “at tüccarı pazarlığı” daha sonuçlanmadı ve üstelik 1 Kasım seçimlerinden sonra Türkiye’nin (hükümet) eli daha da güçlendi.

Ancak, AB ile Türkiye arasındaki “Suriyeli mülteciler pazarlığı“, şayet “mutlu son”a ulaşacak olsa bile, medya özgürlüğü ihlalleri nedeniyle –başka hiçbir nedene gerekmeden- Türkiye’nin AB üyeliği “imkânsız”dır.

Gelgelelim, Türkiye’ye hükmeden ve 1 Kasım’da ortaya konmuş olan “milli irade” ile güç tazelemiş olan “siyasi irade”nin AB üyeliği gibi gerçek bir niyeti yok. Avrupa Birliği’nin şu sıra ağır basan “Merkel-Juncker hattı”nda da, Türkiye’yi AB’nin “sınır muhafızı” olarak görmek niyeti var ama AB’nin içinde görmek niyeti zaten yok.

The Economist’in son sayısındaki “Another victory for illiberalism” (İlliberalizm için bir başka zafer daha) başlıklı seçim sonrası Türkiye’siyle ilgili yazıda yer alan şu değerlendirme, özgürlükçü demokrasi yandaşları için “sevimsiz gerçekleri” yansıtıyor olmalı:

“Erdoğan’ın zaferi Türkiye, daha ziyade Rusya, Venezuela ve popüler güçlü adamların kurumları yıldırdığı ve zayıf, bölünmüş bir muhalefete hakim olduğu diğer illiberal demokrasilere daha çok benzer hale getirmiş oluyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma arzuları, bir zamanlar illiberalizme kayışın önüne geçebilirdi… Ama Avrupa liderleri mültecilerin akışını durdurmak için Türkiye’nin yardımına can havliyle sarılmış durumdalar… Ve, Türkiye, Amerika nezdinde İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı savaşta, (demokrasi ve insan hakları konusunda) ortalığı velveleye vermeye değmeyecek kadar, hayati önemde. Bu (gerçekler) tüm kartları Erdoğan’ın eline bırakıyor. Onun yönünden, savaşı tırmandırmaya, etnik gerginliği harekete geçirmeye, basım özgürlüğünü bastırmaya dayalı seçim kampanyasının dersleri gayet açıktır: İşe yaradılar.”

Yani, “1 Kasım’dan sonraki Türkiye, AB’ye ne kadar yakın duruyor; Avrupa’nın ne tarafında?” diye sorulsa, şu cevap yanlış olmaz:

Rusya ve Venezuela, ne kadar yakınsa, Avrupa’nın ne tarafındalar ise; Türkiye de o kadar yakın, o tarafında yer alıyor…