Türkiye için gerçek 'tehdit önceliği' nedir?

Son bir hafta içinde, hukuk ve demokrasi ölümcül yaralar aldı. Laiklik ise Suudi Arabistan'ın kuyruğunda, "Suriye sahası"nda yok edilme tehdidi altında. Türkiye'nin güvenlik açısından "tehdit önceliği" MGK bildirisinde söylenenler mi, Suriye'deki gelişmeler mi?

Yakın çevremizde son günlerde dikkat çekici gelişmeler oluyor. Söz konusu gelişmeler, Türkiye ile ilgili, dahası Türkiye’nin (bir başka deyimle iktidarın) rol aldığı gelişmeler. Sonuçları, Türkiye’nin yakın geleceğinde etkili olabilecek cinsten.

Suudi Arabistan’da hafta içinde bugüne kadar hiç olmamış bir şey oldu ve Kral Salman, ‘veliaht’ değiştirdi. En küçük kardeşi Muqran’ı azledip, veliaht olarak yerine yeğeni Muhammed bin Nayif’i, onun veliahtlığına ise kendi oğlu, yeni Savunma Bakanı Muhammed bin Salman’ı getirdi. Ülkenin 40 yıllık Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal’ı da emekliye ayırdı ve yerine kraliyet ailesi mensubu olmayan eski Washington Büyükelçisi’ni getirdi.

 Yeni veliaht Muhammed bin Nayif, “güvenlik bürokrasisi”nin başında. “Veliahdın veliahdı” Prens Muhammed bin Salman ise Yemen’e saldırıyı yöneten Savunma Bakanı.

Böylece, S. Arabistan kraliyet düzeninde “ikinci kuşak” iktidar dönemine geçiş başlamış oluyor. Bu arada, ailenin aynı anneden gelen 7 kardeşi ve çocuklarından oluşan “Sudeiri klanı”, diğerleri aleyhine iktidar alanını genişletiyor. Bunun, gelecekteki “iktidar mücadelesi” bakımından bir anlamı olabilir.

S. Arabistan kraliyet ailesinin yönetim geleneğini altüst eden bu değişikliklerin Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren tarafı ise şu:

1.    S. Arabistan’ın bir önceki Kralı Abdullah için Müslüman Kardeşler’le mücadele “güvenlik önceliği” idi. O nedenle, Birleşik Arap Emirlikleri ile aynı eksende, Mısır’da General Sisi’yi iktidara getiren darbenin arkasında yer aldılar. Yeni Kral Salman için ise İran “öncelikli tehdit” ve bunun için Müslüman Kardeşler’e karşı mücadeleyi öncelikli olmaktan çıkartarak, Türkiye’yi de içine alacak bir “anti-İran Sünni cephesi” oluşturma politikası izliyor.

2. S. Arabistan’ın “yeni iktidar odağı”nın iç politika açısından kraliyet ailesinin “Vahhabi din adamları”yla en yakın ilişkide olan kesimini temsil ediyor olması. Yeni iktidar, Vahhabiliğe daha yakın bir tutum alarak, bölge çapındaki Selefi akımlara para akıtacak.

3. Bunun ve aynı zamanda “anti-İran Sünni cephe” oluşturmanın bir boyutu Yemen’e karşı, diğer boyutu ise Suriye’de –Türkiye ile işbirliği yaparak- yeni bir “İslami ittifak” olan  “Fetih Cephesi”ne destek.

Nitekim, Türkiye’nin Suriye’deki yeni gözdesi olarak lanse edilen ve IŞİD ile el-Kaide’nin Suriye kolu an-Nusra dışında en güçlü Selefi-İslamcı örgüt olarak bilinen Ahrar eş-Şam, an-Nusra ve Cunud el-Aksa (El-Aksa Askerleri) adlı bir yeni Selefi-İslamcı örgüt birlikte “Fetih Ordusu” adlı yeni bir ittifakta bir araya geldi.

“Fetih Ordusu”nun başını çeken ve onun belkemiği an-Nusra. Yani Suriye el-Kaide’si. Onun bir numaralı müttefiği ise Türkiye’nin desteğindeki Ahrar eş-Şam!

Çok kısa süre önce İdlib ve Cisr el-Şugur’u ele geçiren işte bu Fetih Ordusu. Türkiye’nin Hatay sınırının güneydoğu dibindeki “askeri gelişme” Başşar Esad’ın elindeki Lazkiye ve Hama yönüne çifte yönlü bir baskı oluşturacak.

Suriye’de “sahadaki” bu yeni “dramatik askeri gelişme”nin Türkiye ile S. Arabistan yakınlaşmasının doğrudan bir ürünü olduğu konusunda uluslarararası gözlemcilerde neredeyse bir konsensüs mevcut.

ABD’nin en önde gelen Suriye uzmanı Joshua Landis, gelişmelerle “Şam rejiminin çökmeye başladığı” yorumlarına ihtiyatla yaklaşıyor ama “İdlib ve Cisr el-Şugur’daki rejimin kayıpları çok daha büyük çaplı bir asi örgütlenmesi ve gücünü ortaya koyuyor, Kesinlikle Esad’ın adamlarına kaygı veriyor” değerlendirmesinin ardından şu hususa dikkat çekiyor:

“Bu yeni asi gücü ve eşgüdümü nereden kaynaklanmıştır? An-Nusra Cephesi’nin iki ana rakibini nötralize olmuştur. ABD, İslam Devleti’ni (IŞİD) büyük ölçüde zayıflatmıştır. Nusra, ABD ve Suudi Arabistan’ın desteklediği ‘ılımlı’ milisleri ezmiştir. Bu da İslamî Cephe ve diğer milisleri, Nusra’yı esas güç olarak kabul etmeye ve onunla eşgüdüm içinde bulunmaya mecbur bırakmıştır.

Suudi Arabistan’da yeni kral İran’ı zayıflatmayı Müslüman Kardeşler’e zayıflatmaya öncelikli kılarak, selefinin stratejik amaçlarını tersine çevirdi.  (Önceki stratejide) Suudi Arabistan, Riyad ve ABD’yi üzmek pahasına İslamcı milisleri destekleyen Türkiye ve Katar ile aynı dalga boyunda değildi. Fakat, Fetih Ordusu bayrağı altında Nusra ve Ahrar aş-Şam isyancı güçler üzerindeki önderliklerini tahkim etmişe benziyorlar. Bu çok büyük gelişme. Bir Kral Salman etkisinden söz edilebilir – yani (Suriye muhalefetine) arttırılan Suudi yardımı ve Türkiye ve Katar ile işbirliği. Yakın geçmişte isyancıların güçlenmesinin önemli yanı buradan kaynaklanıyor olabilir.”

Türkiye ile yeni S.Arabistan yönetimi arasında “arabuluculuk” işini Katar üstlendi. Katar aracılığıyla sağlanan Türkiye-S. Arabistan yakınlaşması, Suriye’de IŞİD dışında “Selefi-İslamcı” bir güç olan “Fetih Ordusu”na desteğe dönüşmüş durumda.

 Geçen hafta sonu, Hürriyet’te Tolga Tanış, Washington havasını naklederken, söz konusu “işbirliği umutları”nın Irak üzerinde odaklandığını yazmıştı. Benim son hafta içinde önemli ABD’li kaynaklardan öğrendiğim ise tersine; Suriye üzerinde.

Son gelişmelerden anlaşılan şu:

ABD, İran ile nükleer uzlaşma karşılığında, “Sünni dünya” üzerindeki nüfuzunu kaybetmemek için, S. Arabistan’ın “Amerika’ya yakın” yeni yönetiminin Yemen’de “İran karşıtı”, Suriye’de ise Türkiye ile işbirliğinde Başşar Esad’ı zayıflatmaya yönelik yeni atılımlarını desteklemeye kendisini mecbur hissediyor.

Suudiler, IŞİD’e karşı. ABD de öyle. Bölgede “tecritten kurtulma” arayışındaki Türkiye ise, Suriye’de IŞİD’den uzaklaşırken, onunla “ideolojik açıdan” derin bir farkı olmayan an-Nusra-Ahrar eş-Şam ittifakına destek vererek “bölgesel Sünni koalisyonu”nda yer kapmayı tasarlıyor.

Bundan bir ay önce eşbaşkanlıklarını emekli büyükelçi ve MİT Müsteşarı Sönmez Köksal ile eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral (em.) Salim Dervişoğlu’nun yaptığı “Global İlişkiler Forumu”nun önemli bir “güvenlik raporu” yayımlandı. Çok ciddi bir çalışma olan rapora ilişkin bir değerlendirmede şu görüşe yer verilmişti:

“Türkiye demokrasi ve laiklikten uzaklaştıkça, dış politika da bizatihi ülkenin kendisine yönelmiş bir ulusal güvenlik tehdidine dönüşmektedir. Örnek; kangrenleşmiş Suriye politikası...”

Söz konusu “GİF Raporu”nun ana fikri ve temel önerisi için Kadri Gürsel şu genellemeyi yapmıştı:

“Dış politika tıkanmıştır, sürdürülemez haldedir. Terk edilen uluslararası hukuk, laiklik ve çağdaşlık zeminine geri dönülmelidir ki Türkiye diplomatik kapasitesini kullanabilsin.

Kısacası, hukuk, demokrasi ve laiklik...”

Son bir hafta içinde, ilk ikisi ölümcül yaralar aldı. Üçüncüsü ise S. Arabistan’ın kuyruğunda, “Suriye sahası”nda yok edilme tehdidi altında.

Türkiye’nin güvenlik açısından “tehdit önceliği” ne acaba?

MGK bildirisinde söylenenler mi, Suriye’deki gelişmeler mi?

 

Not: Önümüzdeki hafta kısa bir ara verelim. Bir sonraki haftada görüşmek üzere.