Türkiye için Suriye'de zor dönem (2)

Washington sonrasında Türkiye (ve Tayyip Erdoğan) için 'riskli' bir siyasi dönemin başlamış olma ihtimali var.

Tayyip Erdoğan, Washington San Francisco’ya geçmeden önce beraberindeki Türk gazetelerin genel yayın yönetmenlerine önemli açıklamalar yaptı. “Suriye konusunda somut gelişmeler oldu mu?” sorusuna cevabı şu:

“En somut yanı ‘Esad’sız Suriye’. Cenevre sonrası adım atılacaksa Esad’sız bir süreç olacak... Rusya madem ‘Esad’ın avukatı değilim’ diyor. Daha ne kadar yanında duracak, görmek lazım. Göreceğiz... Bu seyahatin ardından Rusya başta olmak üzere Suudi Arabistan ve bölgesel seyahatler planlıyorum.”

Şu da Suriye konusunda “Obama yönetiminin bir ay öncesine göre farklı bir yerde durduğunu düşünüyor musunuz?” şeklindeki ikinci soruya cevabı:

“Daha kararlı gördüm. Ama askeri bir adım konusunda onlar da düşünmüyorlar. Cenevre sürecinde beklediğimiz neticeyi alabilirsek o zaman çok daha farklı kararların alınması mümkün olur.”

Başbakan Erdoğan’ın bu açıklamasını dünkü yazıda gönderme yaptığımız NYT’da Obama ile görüştüğü gün yayımlanmış olan Soner Çağaptay-James F. Jeffrey ortak imzalı, ‘Obama Türkiye’yi Suriye Bataklığından Kurtarabilir mi?’ başlıklı yazıda altı çizilen gözlemleri hatırlayarak değerlendirmekte yarar var. Söz konusu yazının gözlemini hatırlatalım:

“Erdoğan, Esad rejimine karşı daha büyük bir güvence elde etmediği takdirde, Türkiye’nin Suriye’deki büyük kaybeden olacağının farkında. Erdoğan da eğer 2014’te oy sandığında mutlak çoğunluğu sağlayamazsa büyük kaybeden olacak. Bu, aynı zamanda, Türkiye’yi bölgede Batı değerlerinin güçlü sütunlarından biri ve az sayıdaki istikrarlı ülkelerinden biri olarak gören ABD için kötü olacak. Türk hükümeti Suriye’de güçler dengesi isyancılar lehine şimdi dönmez ise Suriye ihtilafının Hatay Vilayeti ve onunla birlikte Türkiye’nin geri kalanını da kargaşanın içine çekecek uzun bir mezhebi iç savaşa dönüşeceğine inanıyor.”

İşte, Türkiye ya da bir başka deyişle Tayyip Erdoğan tam da bu nedenlerden ötürü, Obama’dan ABD’nin Başşar Esad’ın devrilmesi için ABD’nin Libya’da ortaya koyduğu iradeye benzer bir tavır beklentisi ile Washington’a gitmişti.

Türkiye, şayet, kendi gücüyle Ortadoğu’ya yön verebilecek olsaydı, Washington’dan böyle bir talebi de olmazdı, olamazdı. ABD’den Suriye’de daha aktif olmasını, yapabileceklerini ve yapması gerekenleri yapmadığından şikâyetçi olan bir AK Parti hükümeti, bundan iki yıl öncesine kadar düşünülebilir miydi?

Suriye krizi, Türkiye’nin ‘bölge gücü’ olarak sınırlarının Ankara’nın tasavvurlarının altında olduğunu gösterdi. Türk ve bölge kamuoyunun, Türkiye’nin gerçek gücünün bu olduğunun görülmesi istenmiyor olsa da, durum bu ve bunun daha da geriye gitmemesi için, Tayyip Erdoğan, Beyaz Saray’ın kapısını çaldı.

Erdoğan’ın Türk basın mensuplarına yaptığı yukarıdaki açıklamaların özellikle satır araları dikkatle okunup değerlendirildiğinde, Beyaz Saray’dan Suriye konusunda alınması gerekenin alınmadığı; tersine, Türkiye’nin ‘Amerika-Rusya ortak diplomasi treni’nin peşine takılmaya rıza gösterdiği görülecektir.

Rusya, ‘Cenevre II’yi, Esad’sız bir Suriye amacıyla istemiyor. Tam tersine, ‘Esad’sız Suriye’ amacıyla yola çıkanları, Esad’lı bir Suriye ile müzakere noktasına çekmek amacıyla tasarlıyor. Zaten, Başbakan Erdoğan’ın, “Rusya madem ‘Esad’ın avukatı değilim’ diyor. Daha ne kadar yanında duracak görmek lazım. Göreceğiz... Bu seyahatin ardından Rusya başta olmak üzere Suudi Arabistan ve bölgesel seyahatler planlıyorum” sözleri Washington’da arzusu hilafına ortaya çıkan durumun itirafından başka bir şey değildir.

Tam bu noktada, dünkü yazımızda gönderme yaptığımız Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi) adlı önemli düşünce kuruluşunun uzmanı Steven A. Cook’un 13 Mayıs tarihli yazısının şu bölümlerinin altını çizmek gerekiyor:

“Soğuk Savaş’ta görülecek bir şekilde, Washington ve Moskova’nın Suriye ihtilafının bölgeyi sarmasını önlemek için adım atıyorlar... Türk yönetimi sürekli olarak Esad’ın devrilmesi ve başında olduğu rejimin sona ermesi çağrısında bulundu. Bu, ilkeli bir pozisyondu ama eğer ABD ve Rusya’nın, Esad’ın aile çekirdeği olmasa bile rejimin ileri gelenlerini içine alacak şekilde Suriye’de bir siyasi çözüm sağlanmasının başını çekmeleri halinde, böyle bir politika Ankara’nın çıkarına pek hizmet edecek cinsten olmayacaktır...

Suriye’de Türkiye’nin başına gelen çok şeyin Ankara’nın kendi kabahati olmadığı öne sürülebilir ve bu kısmen doğrudur, ama yine de böyle olması gerekmiyordu. Dünyadaki 16. büyük ekonomi olarak, elinde koz teşkil eden bölgedeki tarihi ve kültürel mirasıyla, Arapları cezbedecek siyasi ve ekonomik sistemi ve yumuşak-gücü bol bol kullanmasıyla, Türkiye, bölgesel sorun çözücü ve bir ekonomik makine olarak, Ortadoğu bir yeni Türk yüzyılı yaratarak, süreç içinde ABD’yi son altmış yıldır taşıdığı yüklerin bazılarından kurtarabilirdi. Ama işte bulunduğumuz yer: Cenevre’ye ya da bir başka ‘ağrı kesici’ şehre Washington ve Moskova’nın gözetimi altında, bir barış konferansı için yola çıkıyoruz. Başbakan Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi için (bu durumda) olabilecek en iyi şey, yüzleri yedikleri yumurtaya bulanmış olsa da, büyük güçlerin, Suriye trajedisinden çıkaracakları çözüm ne olursa, onu uygulayabilecekleri ölçüde konumlarının sarsılmamış kalmasıdır. En kötüsü ise özlemlerinin içinin boşluğunun ve büyük devlet patronlarına bağımlılıklarının bir kez daha ortaya çıkmasıdır... Sonuç olarak, Suriye, Erdoğan’ın içerdeki siyasi aura’sına bir çentik atmaktan öteye gitmeyebilir ama Washington’ın ‘Türkiye’nin bir bölgesel güç olarak yükselişi’ne dair inancını tuz buz edebilir.”

Türkiye, gerçekten bir ‘bölge gücü’ olarak davranabilseydi, bir başka deyişle ‘ihtirasları ile imkânları arasındaki denge’yi doğru biçimde kurabilseydi, Suriye konusunda, ABD-Rusya girişimi, Türkiye’nin rolünün üzerine çıkamazdı.

Ya da ABD, Suriye’de Esad’ı kollayan Rusya ile birlikte davranmayı; Esad’ın yıkılmasını şart gören Türkiye ile eşgüdümlü davranmaya tercih etmezdi.

Washington’da Obama, Tayyip Erdoğan tarafından ikna edilmedi; Tayyip Erdoğan, üzerinde ‘ABD-Rusya’ yazılı ortak işletilen trene ‘Cenevre II’ye gitmek üzere binmeye mecbur kaldı. Türk diplomasisinin daha önce, ‘Cenevre II’ye ilişkin tüm inançsızlığına rağmen.

Şayet yönü çevrilmediği takdirde, Washington sonrasında Türkiye (ve Tayyip Erdoğan için) ‘riskli’ bir siyasi dönemin başlamış olduğu ihtimali vardır.

Salı günü, Suriye konusunda Türkiye ile İsrail farkı ve karşılaştırmasıyla devam edeceğiz...