Türkiye ile S.Arabistan'ın "Suriye evliliği"...

Türkiye, Suriye konusunda Katar aracılığıyla Suudi Arabistan'la buluştu. İran karşıtı Suudi Arabistan, Suriye'de Türkiye ile beraber ABD'nin yaklaşımıyla uyuşmayan bir "bölgesel Sünni ekseni" oluşturmuş durumdalar.

Üç gün önce, İngiltere’nin etkili The Independent gazetesinin 12 Mayıs tarihli sayısında Kim Sengupta adlı tanınmış muhabirinin kaleminden çıkan upuzun bir haber başlığı:

“Türkiye ve Suudi Arabistan, Amerikalıların Suriye’de bombaladıkları İslamcı aşırıları destekleyerek Batı’yı telaşlandırıyorlar”...

“Fetih Ordusu”nun (Ceyş el-Fetih). Hatay’ın doğu-güneydoğusuna bitişik İdlib ve Cisr el-Şugur’u ele geçirmesi ve Şam rejiminin askeri-siyasi konumunu zora sokmasına yol açan gelişmelerin ardından dünya basınında yayımlanan sayısız haber ve yorum yazısı yayımlandı. The Independent’ın haberi, bunların en önemlilerinden biri ve Türkiye’yi özellikle ilgilendiriyor.

Haber yazısının bir bölümünde, Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki yeni ilişkinin Mart ayı başında Tayyip Erdoğan’ın Riyad’da Kral Salman ile yaptığı görüşmeyle başladığı ifade edilerek, “Erdoğan, Suudi yetkililere, Suriye’de Batılıların hareketsizliğinin, özellikle bir ‘uçuşa yasak bölge’ ilân etmemelerinin artık şimdi bölgesel güçlerin biraraya gelip, muhalefete destekte başı çekmelerini gerekli kıldığı anlamına geldiğini vurguladı” deniyor.

Haber yazısının aşağıdaki bölümünü izleyelim:

“Yedi üye örgütünün arasında aşırı Ahrar eş-Şam ve Cund el-Aksa (el-Aksa Askerleri) gibi aşırı grupların da yer aldığı Fetih Ordusu’nun kuzey Suriye’de, İdlib’de komuta merkezi var. Türk yetkililer komuta karargâhına lojistik ve istihbarat desteği verdiklerini itiraf ediyorlar. An-Nusra’ya doğrudan destek verdiklerini reddetmekle birlikte, Nusra’nın (Fetih Ordusu’na) verilen destekten yararlandığını kabul ediyorlar.

ABD’nin aşırı saydığı ama Suriye’nin bazı bölgelerinde an-Nusra’nın yapmış olduğu gibi IŞİD’e karşı savaşmış olan Ahrar eş-Şam’la bağlantılarını da kabul ediyorlar. Türk yetkililer Ahrar eş-Şam’ın an-Nusra’nın etkisini zayıflatacağını iddia ediyorlar.

İsyancılar ve yetkililer, maddi desteğin –silahlar ve para- Suudilerden geldiğini ve Türklerin bunların geçişini kolaylaştırdığını söylüyorlar. Güveççi, Kuyubaşı, Hacıpaşa, Beşaslan, Kuşaklı ve Bükülmez adlı sınır köyleri, isyancı kaynakların söylediğine göre, en çok kullanılan geçiş yolları.”

(Tam bu noktada duralım ve bir Cumhuriyet Savcısı’nın ifadesine gidelim.  Kamuoyunda “Durdurulan MİT TIR’ları” olarak adlandırılmış olan soruşturma kapsamında kısa süre önce tutuklanmış olan savcılardan Özcan Şişman’ın T24’ün yayımladığı ifadesindeki şu satırlar, The Independent’In haber metnindeki bilgilerle örtüşüyor.

“Suç devlet sırrı olamaz” diyen Şişman, “Bu suça karışan kişilerden iki kişi, bu işleri devletin bilgisi dahilinde yaptıklarını söylediler. Hatta kendilerine başka devlet görevlilerinin de yardımcı olduğunu aynı TIR’la 6-26 Ekim (2013) tarihlerinde Reyhanlı Bükülmez köyü sınırında sınır karakolu noktasına mühimmat yıktığını ve bunun sınırın diğer tarafına geçirildiğini beyan edince, güvenlik kamera görüntülerini izlediğimizde bu hususu doğruladık. Yer gösterme sonucu mühimmatın döküldüğü noktada sınırın diğer kısmının El Ahrarı Şam isimli terör örgütünün (Ahrar eş Şam) kampı olduğunu tespit etmiştik.” ifadelerini kullandı.”)

Burada, Türkiye’nin, diğer Selefi ve “aşırı İslâmcı” örgütlerin yanısıra, Ahrar eş-Şam ile de ilişkilerinin pek “taze” olmadığı sonucuna varılabilir.

Tekrar, The Independent’ın haberine dönelim ve şu satırlarla devam edelim:

“Türkiye ve Suudi Arabistan’ın ortak yaklaşımı, Sünni bölgesel güçlerin çıkarlarının Suriye’de ABD’nin çıkarlarından nasıl ayrıldığını açıkça gösteriyor. Washington, Suriye’nin iç savaşında cihadçı aşırıların silahlandırılması ve fonlanmasına kesinlikle karşı. IŞİD’e karşı başlatılan hava harekâtının ilk gününde, grubun Batı’ya karşı terörist saldırılar planladığı gerekçesiyle, Halep’teki an-Nusra mevzilerini de hedef almıştı.”

Gelelim uzun The Independent haberinin son bölümlerine:

“Suriye’deki İslâmcı savaşçılar Batı desteğindeki grupların an-Nusra’ya zemin kaybetmesinden sonra, geçen yıl Washington’un ılımlı olarak varsayılan grupların çoğuna mali yardımı kesmeye başladığını iddia ediyorlar. Bunların arasında, başlangıçta en çok tutulanı Hareket el-Hazm’a yapılan yardım yarıya indi, asi Faruk Tugayı’na yapılan mali yardımın tümü kesildi.

Ahrar eş-Şam’ın subaylarından Abdüllatif el-Sabbagh şunu söyledi: ‘Amerikalılar bazılarını devrimciler diye desteklediler. Oysa onlar yolsuzluğa batmışlardı ve yeteneksizdiler. Fetih Ordusu başarılı olduğu çünkü beraber savaşıyoruz. Hepimiz, Başşar’a olduğu kadar Daiş’e [IŞİD] de karşıyız. Amerikalılar Daiş’i bombalıyorlar ama rejime karşı hiçbir şey yapmıyorlar. İşte bu nedenle, bunlara karşı savaşmak için biraraya geldik.’

Fetih Ordusu kısa süre önce, İdlib ve çeşitli kasabalar ve köyleri ele geçirerek, rejimin elindeki topraklarda ilerleme sağladı. An-Nusra operasyon için 3000 savaşçıyla destek sağlayarak, isyancıları, kıyı şeridindeki Lazkiye’ye karşı bir saldırı başlatmalarına imkân verecek duruma getirdi.

Bundan ayrı olarak, Fetih Ordusu’nun ülkenin en büyük şehri olan Halep’in rejimin elindeki kesimine karşı bir saldırı için hazırlandığı söyleniyor.”

Şimdi de, Türkiye’nin Suriye politikasını yakından izlemekte olan Aaron Stein isimli uzmanın “Turkey’s Role in a Shifting Syria” (Değişen Suriye’deki Türkiye’nin Rolü) başlıklı makalesine göz atalım. The Independent haberinden bir gün sonra 13 Mayıs’ta yayımlandı:

“… Amerika, Suriye’deki artan Suudi-Türk rolünü sessizce kabullendi ama el-Kaide bağlantısı Cephet an-Nusra ve müttefiki Ahrar eş-Şam’ın son saldırılardaki hakimiyeti, kuzeydeki isyancı saldırılarına hava desteği sağlanması konusunda süren tartışmaları zora sokacağı açıktır. Bu temel ayrılık, Türkiye, Ürdün ve Suudi Arabistan’da 15 bin Suriyeli isyancının eğitilmesi ve donatılması konusunda yakın geçmişte varılmış anlaşmaya rağmen, ABD-Türkiye ilişkilerini daha da komplike hale getirecektir.

Ankara’nın Suriye iç savaşının büyük bölümünde katı çizgideki gruplarla ilişkisi vardı. Nusra’yı ‘ulusötesi cihadçı’ kimlikli olmaktan çok, daha ziyade ‘Suriyeli ulusalcı’ kimlikli bir grup olarak görüyordu. Bu nedenle, Ankara iki yönlü bir strateji benimsedi ve bir yandan Başşar el-Esad’a karşı savaşında bu gruba dayanırken, diğer yandan da el-Kaide merkezi ile ilişkisini kesmesi için gruba bastırdı. Daha da yakın geçmişte, Ankara, bu her iki grup ile (Nusra ve Ahrar eş-Şam) ilişkilerini IŞİD’e karşı baskı için kullanmayı tasarladı… Ankara, Fetih Ordusu gibi gruplara mali desteği ve askeri eğitimi arttırarak IŞİD’in cazibesini önlemeyi ve ideolojik olarak geçerli bir karşı-denge yaratarak, en sonunda (IŞİD’in) yenilgisine katkıda bulunmayı umut ediyor.”

Bütün bunlardan ne sonuç çıkartmalıyız?

1. İki NATO üyesi Türkiye ile ABD, Suriye üzerinde hâlâ “ittifak” halinde değiller;

2. Türkiye, Suriye konusunda Katar aracılığıyla Suudi Arabistan’la buluştu. İran karşıtı Suudi Arabistan, Suriye’de Türkiye ile beraber ABD’nin yaklaşımıyla uyuşmayan bir “bölgesel Sünni ekseni” oluşturmuş durumdalar;

3. Türkiye ile Suudi Arabistan’ın “Suriye’deki izdivacı” bir yönüyle IŞİD’e karşı iken, ister istemez, özünde IŞİD ile “aynı ideoloji”deki “Selefi-İslâmcı” gruplara kapıları açıyor.

4. Bu “dinamik”, bir yandan Türkiye’de “rejim değişikliği”ni zorlayacak nitelikler ifade ederken, diğer yandan da Suriye’nin “Türkiye’nin Vietnam’ı” olması tehlikesini öne çıkartıyor.

Nasıl mı?

Yarına…