Türkiye'nin Can Dündar ve Erdem Gül ayıbı...

Oraya buraya ipe sapa gelmez mektup yazacağınıza... Türkiye'nin isminin üzerinde, dünyanın her yerinden görülen "kara leke"yi kaldırın.

Tam iki hafta önce bugün, bir yurt dışı gezisinden yurda ayak bastığım anda “haber” yüzüme çarpıldı: Can Dündar ve Erdem Gül, tutuklanma talebiyle mahkemeye sevkedilmişlerdi!

Aradan çok zaman geçmeden, “tutuklandıkları haberi” geldi. Zaten, “isnad edilen suç”tan ötürü, öyle olacağı tahmin ediliyormuş. Mahkeminin vereceği “karar”, bu nedenle “umutsuzca” bekleniyordu...

Can Dündar’ın ve Erdem Gül’ün, “devlet sırlarını açıklamak”, “casusluk”, “terör örgütü üyeliği” gibi suç isnadı, bu insanların üzerinde oturmayacak cinsten, ipe sapa gelmez bir iddia.

Bunun başka hiçbir nedeni olmasa bile, Can Dündar ve Erdem Gül’ün birer belirgin sıfatı var ki, o sıfatlar, haklarındaki iddiaları, kendiliğinden, hem anlamsız ve hem de haksız kılıyorlar. Biri Türkiye’nin en eski günlük gazetesinin, Cumhuriyet’in Genel Yayın Yönetmeni, diğeri ise Ankara Bürosu Temsilcisi.

Yaptıkları ne?

MİT TIR’larıyla ilgili bir haberi, 29 Mayıs 2015 tarihinde gazetenin manşetinden yayımlamış olmaları. Aslında, yapılana ilişkin olarak, şayet “eleştirilmesi gereken” bir yan varsa, o da söz konusu haberin daha önce başka bir gazetede yayımlanmış olmasıdır.

Yani, haber, “orijinal ve yeni” sayılmayabilirdi bile.

Haberin kaynağı ise, savcı iddianamelerine dayanıyor. Gerçi o savcılar, binbir suçlamayla daha sonra tutuklandılar ama iddianameyi hazırladıkları sırada, “devlet görevlisi” ve “devlet adına iddianame hazırlama yetkisine sahip” kişilerdi.

Dolayısıyla, Can Dündar ile Erdem Gül’e, kaynağı Cumhuriyet Savcısı iddianamesi olan bir “haber”i, bir ölçüde “ikinci baskı” halinde yayımlamış olmalarından ötürü “casusluk” suçu isnat etmenin “hukuk” kavramıyla yakından uzaktan bir ilgisi olamaz. Olsa olsa, “insafsızlık”la ilişkisi kurulabilir.

İki gazeteci, Türkiye’nin dünyada adı en çok bilinen günlük gazetelerinden birinin genel yayın yönetmeni ile Ankara Temsilcisi, iki haftadır kabul edilemez bir gerekçeyle demir parmaklıkların ardından yatıyorlar.

Onların tutuklanmış olmaları, “demokratik dünya”da Türkiye’nin üzerine düşmüş ve kolay silinemez bir kara leke haline şimdiden gelmiş durumda.

Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanmalarının, Tayyip Erdoğan yönetimindeki AKP hükümetleri için dış dünyada ne kadar büyük sıkıntı oluşturduğunu, o olayın ağır baskısından kurtulabilmek için nasıl devreye girdiklerini, Şener ve Şık’ın serbest bırakılmalarının yanısıra, onların tutuklanması talebinde bulunmuş ve tutuklama kararını vermiş olan dönemin savcı ve yargıçlarına ilişkin hangi gelişmelerin cereyan ettiğini biliyoruz.

Bilmeyenler varsa belirteyim: Can Dündar ve Erdem Gül olayı, dış dünyada Nedim Şener ve Ahmet Şık olayından çok daha büyük ölçüde ve ağırlıkta Türkiye’nin boynuna geçirilmiş bir “utanç verici pranga” olmuştur.

Türkiye’de “basın özgürlüğünün iptal edilmiş olması”nın canlı örneği olarak görülüyor.

Hal bu iken, Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ne bir mektup gönderdiğini ve mektupta “Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmasının basın özgürlüğüyle ilgisi yok” denildiğini, üstüne üstlük, alay edercesine, Türkiye’de “hak ve özgürlüklerin korunması için azamî özen gösteriliyor” denmiş olduğunu dün öğrendim.

Şaşkınlık ve öfke karışımı bir duyguyla...

Bu mektuba muhatap olan Avrupa Konseyi’nde aynı duyguların uyanacağını adım gibi biliyorum. Adım gibi biliyorum çünkü daha bir hafta önce Brüksel’de “European Policy Centre” isimli düşünce kuruluşunun düzenlediği “Türkiye’de medya özgürlüğü” konulu bir panelde, Avrupa Konseyi’nin Brüksel Temsilcisi Andrew Cutting ile aynı kürsüyü paylaştım. Türkiye’deki gelişmeleri nasıl izlediğine, ne tür bir kanaat sahibi olduğuna doğrudan tanık oldum.

(Cengiz Çandar ve Avrupa Konseyi’nin Brüksel Temsilcisi Andrew Cutting...)

Andrew Cutting, özellikle, Can Dündar ve Erdem Gül olayı ile ilgiliydi ve böyle bir açıklamayı muhtemelen cevap vermeye değer bulmadan, çöp tenekesine atar.

Tam bir ay önce, yine, Brüksel’de bu kez Avrupa Komisyonu’nun “Türkiye ve Batı Balkanlar” ile ilgili olarak düzenlemiş bulunduğu “Speak Up!” yani “Konuş!” başlıklı medya ve ifade özgürlüğü konulu konferansta, Avrupa Konseyi’nin İnsan Hakları’ndan sorumlu yetkilisi Nils Muznieks’i dinlemiştim. Nils Muznieks, defalarca Türkiye’ye gelmiş ve bizdeki gelişmelerin ayrıntılarını neredeyse bizden daha ayrıntılı bilen bir Avrupa Konseyi yetkilisi.

Onunla alay etmek istiyorsanız, “Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmalarının basın özgürlüğüyle ilgisi olmadığı”na ilişkin bir mektup gönderebilirsiniz.

“Basın özgürlüğüyle ilgili değil” de ne?

“Devletin gizli bilgilerini ifşa etmek”, “casusluk” ve dolayısıyla “silahlı terör örgütü üyeliği”... Öyle mi?

İnsaf! Ayıp!

Önceki gün, Ezgi Başaran “Gollum, Can Dündar ve Türkiye’nin özeti” başlıklı Radikal yazısında bir Amerikalı hukukçu ile arasında geçen diyalogu aktardığı, şu satırlara yer vermişti:

“Söz dönüp dolaşıyor Can Dündar ve Erdem Gül’ün niye hapis yattığına geliyor.

‘İnsani yardım taşıdığı belirtilen MİT TIR'larının içinde, ilaç kutularının altında gizlenmiş vaziyette silah bulunduğunu gösteren fotoğraf ve videoyu gazetesinde yayınladığı için casusluk suçlamasıyla içeride’ diyorum.

‘Bu gazeteciliktir, nasıl yani’ diye anlamaya çalışıyor.

Yandaş basının bu durumu ‘Ama Wikileaks belgelerinin bir kısmını tedarik eden er Ben Bradley de, Wikileaks’in kurucusu Julian Assange da, NSA belgelerini bir gazeteciye veren Edward Snowden da yargılanıyor’ diye meşrulaştırmaya çalıştığını söylüyorum.

Avukat arkadaşım izan sahibi bir insan gibi şunu hatırlatıyor: ‘Assange’ın verdiği belgeleri basan El Pais, Der Spiegel, New York Times, Guardian, Le Monde’un yayın yönetmenleri yargılanıyor mu? Ya da Snowden’ın belgelerini haber yapan Glen Greenwald casusluk suçlamasıyla karşılaşıyor mu?’”

Bu kadar basittir.

Avrupa Konseyi de, Türkiye’nin “Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmalarının basın özgürlüğüyle ilgili olmadığı”na ilişkin mektubunu alınca, ne yapacaktır?

“’Türk devlet kafası’na ya da mevcut iktidarın zihniyetine göre, “El Pais, Der Spiegel, New York Times, Guardian ve Le Monde gazetelerinin genel yayın yönetmenlerinin şu anda ‘casusluk’ suçlamasıyla içeri atılmaları gerektiğine, Wikileaks ve NSA belgelerini yayınlamanın ‘basın özgürlüğü’yle ilgisi olmadığına hükmedecektir.”

Böyle bir şey olmayacak.

Zırva tevil götürmez.

Oraya buraya ipe sapa gelmez mektup yazacağınıza…

Türkiye’nin isminin üzerinde, dünyanın her yerinden görülen “kara leke”yi kaldırın.

Türkiye’nin “Can Dündar ve Erdem Gül ayıbı”na son verin!

Can Dündar ve Erdem Gül’ün özgürlüğünü iade edin!