Türkiye'nin "kazanılamaz" savaşı...

Şayet devlet "terörün kökünü toptan kazımak" yani başka bir deyimle "Sri Lanka Çözümü"nü Türkiye'de yürürlüğe koymak istiyorsa, bu politika tutmaz...

Ülkemizin bir köşesinde her gün üçer-beşer çocuklar ölüyor. Öldürülüyorlar. Onların ölümleriyle birlikte, Türkiye, bir kuşağı, belki de birkaç kuşağı birden kaybediyor.

Bu gelişmenin “siyasi-askeri getirisi”nin olduğu çok şüpheli. Tam tersine, “devlet” açısından bir “başarısızlığı” ifade ediyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2014 yılı Aralık ayı itibarı ile Türkiye’nin 78 milyona yaklaşan nüfusunun yüzde 29,4’ü 0-17 yaş arasındaki çocuklardan oluşuyor. Özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Güneydoğu Anadolu bölgesinde ise çocuk oranı yüzde 50’ler düzeyinde, yani her iki kişiden biri çocuk.

Bu bilgileri ,kendisi eski bir asker, Türkiye’nin son dönemde en dikkate değer “güvenlik uzmanı”nın Metin Gürcan’ın Al Monitor’da 21 Aralık’ta yayımlanmış olan “Ankara’nın ‘çocuk terörist’ çıkmazı” başlıklı yazısında aktarıyor.

Metin Gürcan, gerek 22 Temmuz’dan bu yana gözaltına alınanlar, gerekse “hendek” ve “barikat”lardakilerin bu yaş gruplarına ait olduğunun altını çiziyor. En büyük çoğunluk 15-17 arasında.

Ve, Metin Gürcan soruyor:

“PKK’nın bu eğitimsiz ve tecrübesiz çocukları cephenin önüne sürmesindeki stratejik akıl ne olabilir?”

Cevabı şöyle veriyor:

“Bu çocuklar öncelikle çatışmaların olduğu kentlerin ve o mahallelerin çocukları. Bu çocuklar çatışmalarda hayatlarını kaybettiklerinde veya gözaltına alındıklarında o mahalle ve sokakta yaşayanlar topluca güvenlik kuvvetlerine ve devlete karşı tepki gösteriyorlar...

Diğer yandan PKK bu eğitimsiz ve tecrübesiz çocukların dayanamayacaklarını bilmesine rağmen Türk güvenlik güçlerinin önüne sürerek çatışmalarda hayatını kaybeden çocukların ölümleri ve cenaze törenleri sayesinde örgüt lehine kitlesel mobilizasyon sürekli sıcak tutabiliyor.

Ayrıca eğitimli ve tecrübeli savaşcıların büyük bölümü Suriye’de olan PKK için bu çocukların Türkiye’deki kent çatışmalarında büyük rolü sırtlaması sayesinde Türkiye’deki çatışmaları daha az maliyetli, daha az riskli ve daha etkin şekilde yürütebiliyor.

Son olarak PKK bu çocukları çok genç yaşlarda devletle karşı karşıyaya getirerek ve adli sicillerini bozarak onları çok maliyetli olmayan şekilde toplumdan koparmış ve eleman olarak devşirmiş oluyor.”

Tabii, bu çocukların çok önemli bölümünün, 1990’larda köyleri yakılan, sürülen, yakınlarını yitiren ailelere mensup olduğunu ve geçmişleri acılı, gelecekleri karartılmış zaten “şiddet ortamında eğitilmiş” olduğunu hatırlamakta da yarar var.

Metin Gürcan’ın analizinin son cümleleri:

“... Ankara’daki siyasi karar alıcıların kararlarına ve sahadaki uygulamalara bakıldığında Ankara için olgunun ‘terörist’ tarafı ağır basıyor, ‘çocuk’ tarafı unutuluyor gibi. İşte bu aslında tam da o çocukları cephede ön saflara sürerek ölümleri veya yakalanmaları sayesinde onların yaşadığı mahalle ve kentteki halk desteğini alma amacında olan PKK’nın işine yarıyor. PKK bu ‘çocuk teröristler’ Türk güvenlik güçlerince öldürülse de kazanıyor, yakalansa da kazanıyor.”

Şayet bu politika, devlet tarafından “terörün kökünü toptan kazımak” yani başka bir deyimle “Sri Lanka Çözümü”nü Türkiye’de yürürlüğe koymak amacıyla yürütülüyorsa, gelin Jonathan Powell’ın  “Teröristlerle Konuşmak- Silahlı çatışmalar nasıl sona erdirilir?” (Mart 2015) adlı kitabının şu satırlarına başvuralım: 

“Hayli dikkate alınan bir başka yaklaşım Audrey Cronin’in How Terrorism Ends? (Terörizm Nasıl Sona Erer?) adlı çalışmasında yer almaktadır. Cronin bütün terörist grupların şu altı yoldan biriyle sona ereceğini öne sürer: Müzareke, başarı, yenilgi, tutum değiştirme (genellikle suç örgütüne dönüşerek), teslim olma ya da bastırılma. Fakat ayrıntılı olarak baktığımızda, bir kez daha, önemli terörist hareketler söz konusu olduğunda, müzakere dışındaki kategorilerin hiç biri sonuç olarak işe yarıyor gibi gözükmemektedir.” (s.63-64)

“Terörist grupları yalnızca askeri yollardan yenilgiye uğratmak neredeyse imkânsız olmasına rağmen Cronin’in son kategorisini savunan bazı insanlar vardır. Hiçbir kısıtlama olmadan bastırma. Bu yaklaşımın tipik bir örneği Sri Lanka’dır ve Rajapaksa hükümeti Tamil Eelam Kurtuluş Ordusu (LTTE) veya Tamil Kaplanları karşısında 2009 yılında kazandığı zaferi soruna askeri bir cevabın bulunduğunun göstergesi olarak tanıtıyor...

Rajapaksa ordunun zayıf siyasi liderlik nedeniyle savaş meydanında sürekli ihanete uğradığına ve ellerinin arkada bağlandığına kesinlikle inanıyordu. Böylece ‘Rajapaksa Modeli’ni icat etti; bu modelin gereklilikleri şunlardı: Sarsılmaz siyasi irade; uluslararası tepkilerin dikkate alınmaması; kesinlikle müzakere masasına oturulmaması; medyanın kontrolü; siyasi müdahalede bulunulmaması (güvenlik güçlerine serbestlik tanınması); eksiksiz operasyon üstünlüğü ve genç komutanlara önem verilmesi. En önemlisi de ordunun operasyonlarının sonucunda sivil ölümlerinin olacağını kabul ediyor ve sorumluluğu kişisel olarak üstlenmeye hazır olduğunu açıkça belirtiyordu...

Gözlemcilerin çoğunluğu savaşı kazanılamaz sayıyordu. Örneğin Norveçli diplomatlar, ‘Bütün gözlemciler bunun askeri yollardan kazanılabilir bir çatışma olmadığını düşünüyor ve hükümetin LTTE’yi askeri yoldan mağlup etmesinin mümkün olmadığına inanıyor’ diyen raporlar yazıyordu... Fakat 2008’de şartlar hükümetten yanaydı. Gözlemciler LTTE lideri Velupillai Prabhakaran’ın bir karşı saldırıda bulunmasını bekliyorlardı ama bu saldırı hiç gerçekleşmedi. Kıyıdaki küçük, bataklık alana sürüldüklerinde, LTTE sivil Tamil halkının yüzbinlercesini canlı kalkan olarak kullandı. Hükümet ateşkes kuşağı ilân etti ve sivillerden güvenlikleri için bu bölgeye gitmesini istedi. Kaplanlar izin vermedi ama ordu yine de saldırıya geçti. Onbinlerce insan öldü. LTTE bir uluslararası müdahale yapılmasını, bir mucizenin gerçekleşmesini son ana kadar bekledi. Prabhakaran, herşeye rağmen üst düzey liderlerin ve sivillerin hayatlarını kurtarabilecek bütün önerileri reddetti. Hükümet, Kaplanlar’ın sığındığı bölgeyi ‘yasak askeri bölge’ ilân etti ve.. vahşi bir katliamla işi bitirdi...

Prabhakaran gerilla savaşına geri dönmüş olsaydı, sonsuza kadar devam edebilirdi... Prabhakaran aşırı kibirden muzdaripti. 2006 yılında kendisinin başlattığı Tamillerin fiilen bir devlet haline geldiği ve savaş meydanında yenilmelerinin mümkün olmadığı propagandasına inandı... Diasporadaki Tamil liderleri direnmesini ve uluslararası baskının 1980’lerde olduğu gibi Sri Lanka ordusunu durduracağını söylediler. Yanılıyorlardı.

Dolayısıyla Rajapaksa Modeli başka yerlerde kullanılabilecek ve uygulanabilir bir alternatif olarak görülemez...” (s.66-67-68-69)

Türkiye’de de uygulanamaz. Uygulanamaz ve geçerli olmamasının şu nedenleri de var:

1.    “Devlet”in savaş yürüttüğü PKK, Tamil Kaplanları gibi “konvansiyonel savaşı” tercih etmiş durumda değil ve PKK’nın yönetici kadrosu Türkiye sınırları dışında.

2.    PKK’nın “askeri bakımdan asıl odak noktası”, Türkiye değil Rojava. Savaşçı kadrolarının büyük bölümü, Türkiye’deki şehir çatışmalarından kayıplara uğramıyor.

3.    Dahası, Suriye ve Irak topraklarında gerek ABD’nin bir numaralı hedefi ve gerekse Rusya’nın düşman bellediği IŞİD’e karşı “kara savaşı”nın içinde ve merkezinde yer aldığı için, “uluslararası sistem” ortadan kaldırılması için Türkiye’deki iktidarın arkasında değil.

Sonuç?

Sonuçta, “kazanılamaz” bir savaşta her gün üçer-beşer çocuklar ölüyor ve Türkiye, kendi benliğini ve bir kuşağı ve belki de birkaç kuşağı birden kaybediyor...