Türkiye'nin Suriyelileşmesi...

ürkiye topraklarının IŞİD'in "av alanı" haline gelmesi, IŞİD ile Kürtler arasındaki çatışmanın Türkiye topraklarının içine de yayılması, kan dökülmesi, can kayıpları, bütün bunlar; AKP iktidarının inatla sürdürdüğü "yanlış Suriye politikası"nın kaçınılmaz sonuçlarıdır.

Son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim: Şanlıurfa’da iki polis memurunun IŞİD’le ilişkide oldukları ileri sürülerek öldürülmesini HPG üzerinden PKK’nın üstlenmesi, çok vahim bir gelişmedir.

Türkiye, “şiddet girdabı”nın içine tehlikeli biçimde çekiliyor. Bu durum, “Türkiye’nin Suriyelileşmesi”den başka bir yönü göstermez.

PKK’nın yaptığı, AKP iktidarının gelinen noktada izlediği Suriye politikasındaki hatalarının üstünü örtmekten başka bir şeye yaramıyor.

Böyle bir eylemi gerçekleştirenlerin, siyasi olarak, akıllarını peynir ekmekle yemiş olmaları gerekir. “Suruç Katliamı”nın etkisini ve sonuçlarını unutturmak için, AKP’lilerin eline koz geçmiştir, bayram etmektedirler.

Yine de biz filmi geriye saralım:

“Abu Adnan bizimle buluşmaya güney Türkiye’de, Urfa diye de bilinen, Suriye sınırının yakınındaki Şanlıurfa’da bir beş yıldızlı otelde  erkenden geldi. Abu Adnan otuzlu yaşlarının sonlarındaydı ve IŞİD hakkında iç bilgi sahibi olarak bize anlatılmıştı. Kendisini IŞİD’in denetimindeki topraklardaki seyyar hastanelerde çalışan bir doktor olarak tanıttı…

Abu Adnan bize içini açtı, sadece bir doktor olmadığını ama aynı zamanda bir IŞİD için bir güvenlik yetkilisi olarak çalıştığını, bir emni olduğunu açıkladı. Görevi hakkında soruları cevap vermedi, diğerlerini geçiştirdi ama kendisi gibi Suriye dışında, çoğunluğu komşu ülkelerde, IŞİD için çalışan düzinelerce insan olduğunu söyledi…

Şanlıurfa’daki oteldeki Abu Adnan, dış görüntüsüyle, sakallı ve siyah giysileriyle bilinen bir tekfiri örgüt mensubu olduğuna dair hiçbir işaret vermiyordu. Tertemiz traşlı ve modern giyimliydi… Bununla birlikte, görüşmemiz esnasında Rakka, kuzey Haseke ve  Halep’te IŞİD liderleriyle birlikte çekilmiş fotoğraflarını bize gururla gösterdi… Abu Adnan, Suriye-Türkiye sınırında IŞİD’e katılmak için gelen potansiyel savaşçıların Suriye’ye geçişine yardım eden kaçakçı şebekesine sahip olduğunu ileri sürdü. Türk makamlarının gözleri önünde faaliyet gösteriyorlardı…”

Bu satırlar dünkü yazımızda sözünü ettiğimiz “ISIS-Inside the Army of Teror” (IŞİD-Terör Ordusunun İçi) adlı Hasan Hasan ve Michael Weiss tarafından yazılmış, IŞİD konusunda bugüne kadar yazılmış olanların en başarılısı sayılan 2015 baskılı kitaptan. Kitabın IŞİD’in “Uyuyan Hücreleri” ile ilgili bölümünden.

IŞİD hakkında kitap yazmaya kalkışan biri Suriyeli, diğeri Batılı iki kişi, 2014’ün ikinci yarısında Şanlıurfa’da bir beş yıldızlı otelde bir “IŞİD istihbaratçısı” ile biraraya geliyorsa, Türkiye’nin başta “sınır il merkezleri”, Şanlıurfa, Gaziantep, Kilis ve Antakya’nın ne hale geldiğini gözünüzün önüne getirebilirsiniz.

“Suruç Katliamı”nın ne kadar kolaylıkla gerçekleşebilmiş olacağını ve Türkiye’nin İstanbul gibi merkezlerinin de nasıl “IŞİD eylem alanı” haline gelmiş olabileceğini de –kaygıyla- aklınızdan geçirebilirsiniz.

Bu durum, AKP iktidarının ve en başta mevcut Cumhurbaşkanı ve özellikle mevcut Başbakan’ın son yıllarda izlediği “Suriye politikası”nın doğal sonucudur. Bu politikadan vazgeçmedikleri, vazgeçtiklerini beyan etmedikleri sürece, Türkiye, “bir numaralı güvenlik tehdidi” olarak “IŞİD tehdidi” altındadır.

Bundan iki yılı aşkın bir süre önce Reyhanlı’da 50’nin üzerinde insanın canını alan patlama üzerine yazdığım yazıyı, anlamayan, yanlış anlayan ve kötü niyetle çarpıtanlar yazının içinde yer alan ve basit bir siyaset kuralı olarak algılanması gereken şu satırlara sürekli gönderme yaptılar.

“Reyhanlı’daki patlamaları ve şimdiye dek herhangi bir benzeri olayda görülmemiş yükseklikteki can kaybını, Ortadoğu politikasında ‘etkili bir aktör’ olmanın ‘kaçınılmaz maliyetlerinden biri’ olarak görmek gerekiyor. Bu, tatsız bir gerçek ama maalesef böyle.”

Bu satırlardan sanki can kayıplarını önemsizleştiriyormuşum gibi anlam çıkartmaya kalkışanlar oldu. Oysa, tam tersine, 13 Mayıs 2013 tarihli o Radikal yazısı, izlenen “Suriye politikası”na yönelik eleştirel bir yazıydı. Söz konusu o satırların hemen üzerinde şu satırlar da yer almıştı:

“Suriye dosyasına dahil olursanız Suriye de sizin içinize girer.”

AKP iktidarı, “Suriye dosyası”na öyle dahil oldu ki, “Suriye de Türkiye’nin içine girdi.”

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, “uyarıları” da, izlenmesinde ısrar edilen “yanlış Suriye politikası”ndan kaynaklanıyordu.

“Türkiye’nin Pakistanlaşması” ne demektir? “Türkiye’nin Pakistanlaşması” için, bir “Ortadoğu Afganistan’ı” olması gerekir ki, orası da zaten Suriye’dir.

Nitekim, Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, zalimliği tartışma götürmez Başşar Esad’ın devrilmesini “sıfır toplamlı oyun” haline getirerek ve buna ek olarak Türkiye ile Suriye muhalefeti arasındaki ilişkiyi “Pakistan-Afganistan Taliban’ı” ilişkisine çevirdiler.

Suriye’de olaylar, 15 Mart 2011’de başladı. Zaman içinde, “rejime karşı meşru muhalefet” giderek –Şam rejiminin de taktik tuzaklarına uygun biçimde- “mezhepçi bir şiddet zemini”ne kaydı ve 2013’ün ilk çeyreğinden itibaren, “Selefi-Cihadi örgütler” Suriye muhalefetine damga vurdular.

“Suriye Devrimi”nin aslında 2013’ten itibaren “Selefi-Cihadi unsurlar” tarafından kaçırıldığını ve artık “Suriye Devrimi”nden söz edilemez hale geldiğini belirtenler var. Doğru söylüyorlar.

Türkiye, AKP iktidarının politik tercihiyle, o tarihten itibaren hatta daha öncesinden 2012 yazında Suriye’nin Kürt bölgelerinde, “Rojava”daki gelişmelerden sonra, “Selefi-Cihadi örgütler”in bir numaralı “lojistik destek üssü” haline getirildi.

Önce Suriye Müslüman Kardeşleri ve onların “sahadaki uzantıları” ile başlayan ilişkiler, giderek Ahrar eş-Şam gibi “Selefi-Cihadi” örgütlere, onların “sahadaki müttefiki” olan El-Kaide’nin “Suriye şubesi” Nusra’ya uzandı. Tabii, IŞİD’e de.

AKP iktidarı (Erdoğan-Davutoğlu ikilisi) ve bir “parti devleti”ne çevirdiği “devletin kurumları” bir yandan “Başşar Esad rejimi”ni devirmek amacıyla “Suriye muhalefetine destek” gerekçesiyle, diğer yandan ve asıl olarak  ise Rojava’daki gelişmeler üzerine Kürtlere karşı “Selefi-Cihadi” örgütlerle yoğun ilişkilere girdiler.

Türk güvenlik ve istihbarat birimleri üzerinden yürütülen bu yoğun ilişkiler sonucu, o örgütler de Türkiye’nin “içine” girdi.

Suriye Kürtlerine karşı kim savaşıyor ise o desteklendi. Özgür Suriye Ordusu’nu destekliyormuş gibi yaparak, el-Faruk Tugayları’ndan (Müslüman Kardeşler etkisinde Homs kökenli bir örgüt idi. Daha sonra büyük ölçüde IŞİD’e iltihak etti) Nusra’ya uzanan yelpazede, kim Kürtlerle (PYD-YPG) çatışıyorsa, ona destek verildi.

2012,2013 yıllarında Ceylanpınar’ın Serekaniye’ye ilişkin işlevi buydu. Orada destek, YPG’ye karşı Nusra’ya idi.

IŞİD, Rakka’yı Nusra ve Ahrar eş-Şam’ın elinden aldıktan ve Tel Abyad’a yerleşip, Nusra’yı temizledikten sonra, Akçakale-Tel Abyad sınır kapısı açık kaldı. Karkamış’ın karşısındaki Carablus’a ve Carablus-Kilis-Halep üçgeninde el-Bab ve Minbij’e (Halep’e giden yolları tutan önemli merkezler) IŞİD yerleştikten sonra bile, Tel Abyad’ın YPG eline geçmesi üzerine çaldırılan “alarm zilleri” çaldırılmadı. “Türkiye’nin güneyinde, Suriye’nin kuzeyinde bir ‘devlet’ oluşumuna izin vermeyiz” denilerek, müdahale hesapları yapılmadı.

Uzun lâfın kısası, Türkiye topraklarının IŞİD’in “av alanı” haline gelmesi, IŞİD ile Kürtler arasındaki çatışmanın Türkiye topraklarının içine de yayılması, kan dökülmesi, can kayıpları, bütün bunlar; AKP iktidarının inatla sürdürdüğü “yanlış Suriye politikası”nın kaçınılmaz sonuçlarıdır.

Bu politikadan vazgeçilmez ve geri dönülmez ise, sonuç, “Türkiye’nin Suriyelileşmesi” olacaktır.