Türkiye'yi "Suriye ile birlikte" düşünmek zamanı...

Hava sahasını Rusya'ya karşı koruyamayan, en ısrarlı olduğu "güvenli bölge" konusunda ABD'den bile "destek görmeyen", bu arada "PKK uzantısı terörist" olarak nitelediği PYD-YPG ile ABD'nin "askeri işbirliği"ni önleyememiş bir Türkiye var Ortadoğu sahnesinde.

Bundan iki hafta önce, Politico’da Philip Gordon imzalı “It’s Time to Rethink Syria” (Suriye’yi Tekrar Düşünmenin Zamanı) başlıklı çok önemli ve Washington’a “Suriye politikası”nı yeniden gözden geçirmeyi öneren bir yazı yayımlandı.

Yazarı dikkate değer bir isim. Philip Gordon’u, yıllar öncesinden şahsen gayet yakından tanıyoruz. Brookings Institution’da görev yaptı. Ömer Taşpınar ile birlikte “Winning Turkey” (Türkiye’yi Kazanmak) adlı 2008’de yayımlanmış olan bir kitap yazdı. Türkiye’nin iktidar sahipleri onu 2009-2013 yılları arasında Obama yönetiminin ilk döneminde Türkiye’den de sorumlu bulunduğu Dışişleri Bakan Yardımcılığı görevinden tanırlar.

Şu sırada ABD’nin en önde gelen dış politika düşünce kuruluşlarından birinde, Council on Foreign Relations’da uzman sıfatıyla çalışan Philip Gordon, 2013 yılından bu yılın Nisan ayına dek, Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi ve Beyaz Saray’ın Ortadoğu ve Körfez Özel Koordinatörü olarak, Suriye konusunda Obama’nın en yakın danışmanı konumundaydı. Zaten, “Suriye’yi Yeniden Tekrar Gerekir” derken, o tecrübesinden yola çıkıyor.

Washington’un Suriye politikasının tepeden tırnağa yeniden değerlendirilmesi ve dolayısıyla değiştirilmesi gerektiğini anlatmak için “Suriye’deki çatışmanın trajik gidişatı yeterince açık değilmiş gibi, son haftalarda çeşitli dramatik gelişmeler (Suriye’yi tekrar düşünmemeyi) imkânsız hale getirdi” diyor ve bunları şöyle sıralıyor:

1. Avrupa’ya onbinlerce çaresiz ve aç mültecinin akması – ülkelerindeki ya da komşu ülkelerdeki mülteci kamplarındaki (yaşam şartlarına ilişkin) umutlarını o kadar kaybetmişler ki, kendileri ve çocukları için daha iyi bir hayat edinebilme ümidiyle boğulma ve açlık riskini göze alıyorlar.

2. İkincisi, Esad rejimini değişmeye zorlayacak ılımlı, birleşik bir muhalefetin eğitmek ve donatmak çabalarının başarısızlığa uğradığına dair ortaya çıkan artan sayıdaki kanıtlar. ABD hükümeti ve ortaklarının böyle bir güç oluşturma konusundaki yoğun çabalarına rağmen, muhalefet derin biçimde bölünmüş, aşırı unsurların hakimiyetinde ve Esad yönetimini tehdit etme ya da rejim bir şekilde çökse bile Suriye’yi istikrara kavuşturma yeteneğine sahip değil… Bazı muhalefet unsurlarını silahlandırmak ve eğitmek Suriye’de uzun-vâdeli bir çözümün bir parçası olabilse bile, çatışmayı sona erdirecek belirleyici bir unsur asla olmayacaktır. Bunun artık açıkça anlaşılması gerekiyor…

3. Üçüncü işaret, Rusya’nın kendi güçlerini –IŞİD ile savaşmak iddiasıyla ama aynı açıkçası Esad rejimini güçlenirmek amacıyla- Suriye’ye yerleştireceğine dair haberlerdir. Rusya’nın (son) hamlesi bir sürpriz sayılmamalıdır. Cumhurbaşkanı Vladimir Putin yıllardan beri, sadece Rusya’nın hayati çıkarlarına tehdit olarak görmeyip, kendi iktidarına da potansiyel tehdit olarak gördüğü, bölgenin herhangi bir yerinde rejim değişikliği kavramına düşmandır. Dahası, Rusya, uzun süredir temelsiz sayılmayacak şekilde, Esad’ın yanlış şartlar altında devrilmesi durumunda, bunun istikrar getirmeyeceğini, tam tersine daha fazla kaos, yerinden olma ve IŞİD ya da diğer İslamcı teröristlerin Şam’ı ele geçirmesi sonucunda aşırılığa yol açacağına dair, gerçek kaygılar belirtmiştir…”

Bu yazı yayımlandığı sırada, yani Rusya’nın Suriye’de “oyun kurallarını değiştirecek” biçimde yani “game changer” sayılacak bir görüntüde devreye girmemişti. Henüz, Türkiye’nin desteğindeki “Ceyş ül-Fetih” mevzilerini İdlib, Hama ve Halep yakınlarında bombalamamıştı. Rus savaş uçaklarının Türkiye’nin hava sahasını, Ankara’nın ilân etmiş olduğu “angajman kuralları”“kadük hale getirerek” üstüste ihlal etmemiş, bunu yaparken NATO’yu bir kez daha “test” etmemiş, Suriye’deki Rus hava savunma sistemleri Türk savaş uçaklarının radarlarını kilitlememişti.

Yani, bu yazı yayımlandığında, Rusya, Türkiye’nin Ortadoğu’daki ağırlığını iptal etmemişti.

Bütün bunların ortaya çıkmış olması ve başka bir dizi nedenle, Gordon’un “It’s Time to Rethink Syria” yazısı daha da önem kazanmış halde.

Philip Gordon, yazısında, Suriye’de “işin içinden çıkılmazlığı”na ilişkin olarak, “2013’ten bu yılın Nisan’ına dek. Beyaz Saray’da Orta Doğu politikasının Koordinatörü olarak, bir üst düzey yetkilinin ifadesiyle ‘Bugüne dek karşılaştığımız en zor sorun’ ile yönetimin boğuşmasında hem rol aldım, hem de bunu izledim” satırlarına yer veriyor. Bütün bunların ışığında şu tespiti çok uyarıcı:

“Krizin başından beri ABD’nin Suriye politikasındaki temel sorun, amaçlar ile araçlar arasındaki uyumsuzluk olmuştur. Esad rejimini yerinden etme amacımızın, bunu elde edebilmek için kullanmayı göze aldığımız ya da konuşlandıracağımız araçlar açısından mümkün olamayacağı kanıtlanmıştır. Bu uyumsuzluğu gidermenin iki yolu vardır: Yapmamız halinde sonuçları ve maliyeti ne olacaksa olsun, araçları arttırmak, veya amaçları gözden geçirerek yeniden düzenlemek.”

Türkiye’nin –eğer gerçekten “politika” denilebilecek ise- “Suriye politikası” da, başından beri aynı “hastalık”tan muzdaripti: “Amaçlar ile araçlar arasındaki uyumsuzluk.”

Söz konusu yanlış politikanın belkemiğini, deklare edilmemiş bir “Kürt düşmanlığı” –bu hususa bir önceki yazımızda değindik- oluşturmakla birlikte, “Esad rejiminin devrilmesi”ni bir “sıfır toplamlı oyun” haline getirmiş olan Türkiye’nin Suriye politikasındaki “amaçlar-araçlar uyumsuzluğu” açıkça ortaya çıkmıştır.

Bunu, ABD’de Philip Gordon’un yaptığı açık yüreklilikle dile getirebilecek bir Türk yetkili ortada görünmüyor.

Suriye’de krizin daha ilk aylarında, 2011 yılında, Dışişleri Bakanı iken Ahmet Davutoğlu, seçim kampanyasında şöyle haykırmıştı:

“Artık Türkiye, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Ortadoğu’da attığı adımı herkesin takip ettiği ülkedir. Kimse bizden habersiz adım atamaz. Kimse bizi hesap etmeden artık bu coğrafyada at koşturamaz.”  

2015 yılı itibarıyla, dahası 1 Kasım seçimleri arifesinde, 2015 sonbaharında gerçekten öyle mi? Davutoğlu’nun 2011’de sözünü ettiği Türkiye görüntüsü, 2015’te mevcut mu?

Hava sahasını Rusya’ya karşı koruyamayan, Suriye politikasının amaçları arasında en ısrarlı olduğu “güvenli bölge” ve “uçuşa yasak” bölge konusunda ABD’den bile “destek görmeyen”, bu arada “PKK uzantısı terörist” olarak nitelediği PYD-YPG ile ABD’nin IŞİD’e karşı “askeri işbirliği”ni önleyememiş bir Türkiye var Ortadoğu sahnesinde.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bir zamanlar yediği içtiği ayrı gitmeyen, “aramızda aile hukuku var” diyerek yere göğe koyamadığı Başşar Esad’ı “Esed”leştirdikten sonra, “Esed rejimini yıkıp, Şam’da Cuma namazı kılmak”tan söz ediyordu.

Böyle bir ihtimal şimdi gözüküyor mu?

2015 yılında “Şam’da namaz kılmak” yerine, Erdoğan, Moskova’ya gidip Putin’le cami açıyor, arkasından Putin, Esad’a destek vermek üzere, hava kuvvetlerini ve hava savunma sistemlerini Suriye’ye gönderip, Türkiye hava sahasını ihlal ediyor ve adeta “Ben buradayken, Esad’a bir şey yapamazsınız” diyor.

Tayyip Erdoğan’a Putin’e “kırılmak” kalıyor.

Yakın geçmişte “bölge gücü” olma iddiası taşıyan Türkiye’nin sürüklendiği bu durum, bu ülkeyi seven ve önemseyen herkesi üzüyor.

Ama, Türkiye’yi bu duruma düşürmenin “sorumluluğu” ve “sorumluları” da olmalıdır. Bizler, Türkiye’yi bu duruma sürükleyenlere “kırılmak” ile, durumu geçiştiremeyiz.

Türkiye’yi “Suriye ile birlikte düşünmek zamanı” gelmiştir.

Ya izlenen politika toptan değişmelidir ya da “sorumluları”…