'Ufuktaki barış' nereden geçiyor?

"Çözüm Süreci"ni noktalamak Kürt siyasi hareketi açısından söz konusu olamaz. Sürecin bugününden olmasa da, geleceğinden kaygılanılacak ise -ki, kaygılanılmalı- asıl iktidarın tutumuna bakmak gerek

“Çözüm Süreci” ile ilgili olarak son birkaç günde dışarıya yansıyan gelişmeler, bu konuya ilişkin olarak yıllardır altını çizmeye çalıştığım hususları doğruladı.

Çözüm Süreci”nin yol almasını gerçekten isteyen ve bunda samimi olan herkes için şu iki “temel kural”ın altını defalarca çizmiştim:

“Devlet”, izleyegeldiği geleneksel “böl-yönet politikası”nı terketmelidir. Bu politika, bugüne dek gereksiz vakit kaybından başka bir şeye yaramadı. Bugün ise “şiddet”e davetiye çıkartmaktan gayrı, olumlu herhangi bir sonuç vermez. “Böl-yönet politikası” bugün itibarıyla, Abdullah Öcalan ile Kandil ve HDP’yi bölmeye çalışmak, kamuoyuna bunlar arasındaki farklılıkları vurgulamak şeklinde yürütülüyor. Bu yaklaşımdan vazgeçilmelidir.

Öte yandan, Abdullah Öcalan, Kürt sorununa ilişkin olarak devlet ile diyalog ve müzakere konusunda en tecrübeli şahsiyettir ve içinde bulunduğu malûm olumsuz şartlara rağmen, devletin “böl-yönet politikası” için hiçbir zaman “kullanışlı bir ortak” olmamıştır.

Devlet ve iktidar çevreleri, “Çözüm Süreci”nin başladığı ilân edildiğinden bu yana, yani 2013 yılının başından beri, inatla bu iki hususta yanlış yapmakta ısrar ediyorlar ve yanlışı sürdürüyorlar.

Bu yanlışların yapılmaması uyarısını yapan benim gibilerini itibarsızlaştırmak ve etkisizleştirmek için ise türlü-çeşitli yalana, iftiraya, çarpıtmaya ve saptırmaya başvuruyorlar. Elleri kolları uzun. Devletin kuruluşları ellerinde. İmkânları geniş. Pervasızlıkları sınır tanımıyor. Öyle ki, AKP iktidarının Abdullah Öcalan’ı sanki kendisinin bir “joker”iymiş gibi kullanmaya kalkışarak yaptığı münasebetsizliğe işaret ettim. Bunu, sanki “Öcalan AKP’nin jokeridir” görüşünü savunduğum şeklinde çarpıttılar ve “itibarsızlaştırma” çabasını Kürt siyasi hareketinin yayın organının içine kadar yaydılar.

Bir yandan da “havuz medyası”nda Kandil’e ve HDP’ye karşı yaylım ateşi başlatıldı. “Öcalan’a Kandil darbesi” başlıklı yazılar yayımlandı. Abdullah Öcalan’ı sözde överken HDP’yi ve Selahattin Demirtaş’ı hedef alan yazılar çıktı.

Kürt siyasi hareketi, “Çözüm Süreci”nin niçin tıkandığını birçok kanaldan net biçimde ifade etti. KCK Eş Başkanlığı 17 Şubat tarihli açıklamasına “AKP iktidarı son günlerde önderliğimize ve hareketimize atfen doğrudan ve dolaylı yaptığı açıklamalarla kendine göre kamuoyu yaratmaya çalışmaktadır” cümlesiyle girdi. Beş paragraflık sert açıklamanın son paragrafı ise, “AKP’nin artık demagoji, sahte algı yaratma, zamana oynama ve oyalama politikalarını terk etmesi gerekmektedir” cümlesiyle başlıyordu.

HDP Grup Başkanvekili ve İmralı’ya (ve de Kandil’e) giden heyetten Pervin Buldan, “algı operasyonu”ndan söz etti. “Algı değişikliği yaratmaya çalışılıyor... Sanki herşey olmuş bitmiş, birçok konuda anlaşılmış ve hükümet tarafından adımlar atılmış da, Kandil’den, PKK’den karşılık yok” dedi. “Süreç konusunda şu anda bekleme durumundayız” diyerek, topu hükümete attı.

Kürt siyasi hareketinin ana çizgisini temsil eden yazılarıyla tanınan Cahit Mervan, “Psikolojik savaş mı, çözüm mü?” başlıklı yazısında, şu görüşe yer verdi:

“Türkiye yeni bir seçime giderken beklentiler çok farklıydı. En azından çözüm sürecinde hükümetin bazı ev ödevlerini yapacağı ve meseleyi seçim için bir ‘halkla ilişkiler’ çalışmasına döndürmeyeceği beklentisi vardı. Ancak Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu başta olmak üzere AKP yetkililerinin, medyasının ve ‘her şeyi bilen adamlar’ diye piyasaya sürdükleri bazı ‘gazetecilerin’ söyledikleri kamuoyunun ve Kürt tarafının beklentilerini boşa çıkarıyor. AKP her geçen gün biraz daha psikolojik savaşı öne alıyor ve kirli propagandaya hız veriyor.”

Kürt siyasi hareketinin Avrupa’daki en önde gelen isimlerinden biri, Oslo Süreci’nin müzakerecileri arasındaki Zübeyir Aydar da Cumhuriyet ile söyleşisinde iktidarın “algı operasyonu” yaptığını vurguladı.

Şu satırlar ise İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) iki yıldır çalışma yürüten “Barış ve Çözüm Sürecini İzleme Komisyonu”nun Erbil-Mahmur-Kandil temaslarına ilişkin raporundaki 11 Şubat’ta Cemil Bayık ve Bese Hozat ile Kandil’de yaptıkları görüşmeyi aktardıkları bölümden:

“... Türkiye’de devam eden barış ve çözüm sürecinin sayın Öcalan vasıtası ile ısrarla sürdürüldüğünü ve bu konuda kendileri ile sayın Öcalan arasında hiçbir fark olmadığını, aynı şeyi düşündüklerini ve dolayısıyla Kürt siyasal hareketi bakımından önderlikleri ile kendileri ve legal siyaset arasında farklılık yaratmaya çalışanların çabalarının gerçeği yansıtmadığını ifade etmişlerdir.”

Öcalan’ın hükümete 10 maddelik bir taslak sunduğunu, bu konuda hareket edilmediğini hatırlatan “Hükümet önce ev ödevini yapsın” sözleriyle HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş olmuştu.

Bütün bunlardan, iktidarın propaganda makinasının kamuoyunun inanmasını istediği İmralı-Kandil farkının doğru olmadığı sonucu, böyle davranmanın “böl-yönet politikası”yla ilgili olduğu kolaylıkla çıkar.

Nitekim, Yeni Şafak’ta “Çözüm süreci nereye doğru?” başlığı ile 20 Şubat tarihli yazıda, Kandil’in ifadeleriyle ve Demirtaş’ın altını çizdiği hususla uyuşan bir gözleme yer verildi.

Yazıda, “Hükümet, çözüm sürecinden esas olarak silahlı mücadelenin terkedilmesi, silahı bırakacak olanların entegrasyonu ve genel demokratikleşmeyi anlıyor. Kürt sorununun Kürt siyasi hareketinin tekeline girmesine, bu hareketle Kürt sorununu görüşmeye özellikle karşı duruyor. Kürt hareketi hükümet için sadece silahların bırakılması açısından muhatap” dendikten sonra işin “can alıcı noktası” şöyle ifade edildi:

“... Öcalan’ın 2013 Nevroz ‘konuşması’ hükümetin demokratik siyaset, bu istikamette geleceğin belirsizliğini veri kabul eden, silahları koşulsuz çekme ilkesini kabul eden bir tondaydı. Ancak o günden bugüne bölgesel kimi gelişmeler, Kürt hareketinin iç dengeleri, çözüm sürecinin oluşturduğu meşruiyet İmralı’nın aslî tavrına geri dönmesine zemin hazırladı. Bugün mesafe bu.”

Yani?

Yani, İmralı ile iktidar arasında “mesafe” var; yani İmralı “aslî tavrına dönmüş” durumda; yani İmralı ile Kandil arasında, bunca gündür AKP propaganda korosunun yürüttüğü “algı operasyonu”nu doğrulayacak bir “mesafe” yok.

“Çözüm Süreci”ni sona erdirmek, ona taraf olanların hiçbirinin şu sırada çıkarına değil. “Çözüm Süreci”nin şu an için “hayati tehlikesi” bulunmuyor.

Zaten, İHD Raporu, Kandil’de görüştükleri KCK liderlerine atfen “Son barış ve çözüm sürecinin ısrarla sürdürülmesinin tamamen sayın Öcalan’ın gayretleri ile olduğunu, sayın Öcalan’ın AKP’nin oyama tavrına tahammül ettiğini, bunun sebepleri olduğunu ifade etmişlerdir” cümlesine yer veriyor. Yani, “Çözüm Süreci”ni noktalamak Kürt siyasi hareketi açısından söz konusu olamaz.

İktidar açısından olabilir mi?

Olabilir. Özellikle seçimlerden sonra daha kuvvetli ihtimalle olabilir. Dolayısıyla, “Çözüm Süreci”nin, bugününden olmasa da, geleceğinden kaygılanılacak ise, -ki, kaygılanılmalı- bu konuda asıl iktidarın tutumuna bakmak gerek.

Yakın geçmiş bakımından bu konuda asıl “şaibeli” olan bu iktidar. Çünkü, “Oslo Süreci”ni “Silvan saldırısı” bahanesiyle noktalayan ve 2011 Temmuz’u ile 2012 Aralık ayı arasında 1990’ların karanlık dönemini hatırlatacak kanlı gelişmelerin başlıca (tek değil) sorumlusu bu iktidardır.

12 Haziran 2011 seçimlerinde elde edilen yüzde 50 dolayında oyun verdiği “mutlak iktidar sarhoşluğu”, Tayyip Erdoğan’ı Öcalan ve PKK’nın taraf olacağı bir “çözüm”den vazgeçmeye götürdü.

Silvan olayı, “PKK barış masasını tersine çevirdi” sloganıyla (ve şaşırtması) altında yürütülen “algı operasyonu” ile çok değerli zaman, en önemlisi çok sayıda can kaybedildi, kan aktı.

“Ufuktaki barış” ve “Çözüm Süreci”nin güvencesi, bazılarının inandırıldığının aksine, Erdoğan’ın ve iktidarın seçimlerde istediğini -tam olarak- elde edememesinden geçiyor...