Uğur Kurt'u niçin vurdunuz?

'Şiddet', iktidarın her toplumsal olayla olağan baş etme yöntemi haline getirildi. Asıl sorun bu.
Uğur Kurt'u niçin vurdunuz?

Geçen yıl bugün Gezi patlak vermemişti. Sonuncusunun adı Berkin Elvan olan ve birçoğu çocuk yaşta ve tümü de Alevi olan insanlar hayatını kaybetmemişlerdi.

Soma’da 301 işçinin kaybının sarsıntısı devam ediyor. Dahası her geçen gün ortaya çıkan yeni bilgiler sayesinde, 301 kişinin affedilmez ihmaller ve hatalar yüzünden öldüğü öğreniliyor.

Bu arada, 'Başbakan Müşaviri'nin gaddar tekmelerine hedef olarak o unutulmaz fotoğrafa konu olan kişinin adı sanı belli oldu. Bir 'provokatör' değil, Somalı bir 'maden işçisi' olduğu ortaya çıktı.

Gezi’nin yıldönümüne birkaç gün kaldı. Soma öfkesi dağılmamış haldeyken iktidar, yeni gösterilerden dehşetli korkuyor. Bu da biliniyor. 

Peki, İstanbul’da dün Uğur Kurt isimli vatandaşımız başından niçin kurşunlandı?

Bu, bir 'provokasyon' mu, yoksa AKP iktidarının Gezi’den bu yana sık sık sergilediği 'zalim' tavrın devamı mı? 

İstanbul’da dün, Beyoğlu Okmeydanı’nda 'Liseli Dev Genç' pankartı ile eylem yapan ve 'Soma' ve 'Berkin Elvan' için sloganlar atan göstericilerle polis arasında olaylar çıkıyor. Gösterilerin düzenlendiği bölgede bulunan 'cemevi'ndeki cenaze törenine katılan bir kişi, başından vuruluyor.

Uğur Kurt’un vurulduğu böyle öğrenildi dün öğle saatlerinde.

Polis, tazyikli su, biber gazı ve plastik mermi kullanmış.

Niçin? Böyle bir müdahalenin ölümle sonuçlanabileceği bilinmiyor mu? Üstelik de Okmeydanı’nda...

Üstelik, birkaç gün sonra Gezi’nin yıldönümü iken... Üstelik, şu sırada Soma için herhangi bir gösterinin ölüm ya da yaralamayla sonuçlanmasının, çok daha büyük olayları tetiklemesinin kaçınılmazlığını öngörmemek hatta bilmemek mümkün değilken... Üstelik, Soma acısı daha soğumamışken...

Uğur Kurt’un vuruluşunu, iktidarın yasakladığı YouTube’dan izledim. Cihan Haber Ajansı’nın çekiminde Uğur Kurt’un 'cemevi’nin avlusundayken vurulduğu, yani polisle çatışırken vurulmadığı açıkça belli oluyor.



Öyle olmuş olsa bile, savunulacak, bunun meşru gösterilecek bir yanı olamaz. 'Şiddet', iktidarın her toplumsal olayla olağan başetme yöntemi haline getirildi. Asıl sorun bu.

Olay görüntülerinin ardından, arkadaşımız İsmail Saymaz’ın onar dakika arayla yazdığı üç Tweet’ini okuyorum:

"Uğur Kurt’un sağ yanağından vurulduğu, mermi çekirdeğinin boynunda kaldığı ifade ediliyor. Duran kalbi çalıştırıldı. Durumu ağır."

"Alevi mahallesindeki bu resmi hoyratlık, ancak Alevi ve Sünni inançtan insanlarımızı birbirine kırdırmaya hizmet eder."

"Uğur Kurt, Beyoğlu Belediyesi’nde taşeron temizlik işçisi. Evli ve iki yaşında bir çocuk babası."

Bu arada, Uğur Kurt’un vurulduğu haberi sosyal medyada dolaştığı sırada 'havuz medyası'ndaki bir 'Tayyip Erdoğan muhibbi'nin yazmış olduğu şu fantastik Tweet’i okumak da nasip oldu:

"Okmeydanı’nda Alevileri kışkırtmak için Alman Gizli Servisi BND satın alınmış elemanlarıyla faaliyette. Hedef Köln mitingini yaptırmamak."

Yani, Okmeydanı’ndaki anlamsız polis şiddeti –ya da 'anlamlı iktidar zulmü'- dönüp dolaşıp Tayyip Erdoğan’a bağlanıyor. Bu, iktidar çevrelerinde, her tür ve kimlikteki iktidar dalkavuklarında görülen bir 'akıl fukaralığı' mı yoksa Tayyip Erdoğan’ın netameli olacağı şimdiden sezilen Köln gezisinin arefesinde bir 'ön alma' hali mi?

Üzerinde düşünmeye değer. Yakın geçmişin en geniş kitlesel olayı Gezi protestolarını 'faiz lobisi' ve 'Yahudi diyasporası' kavramları ile açıklayan, Soma faciasının sorumluları arasındaki şirket sahibinin 'Yahudi damadı'nı keşfeden, yolsuzlukların üzerine giden savcılar için 'ajan', 'paralel yapı' gibi sıfatları kullanan zihniyet, önümüzdeki dönemde meydana gelecek her türlü gelişmeyi 'Alman Gizli Servisi'ne bağlayabilir.

Bunların hepsi, Başbakan’ın çevresinde kenetlenmiş vaziyetteler.

Şu ara iktidar için ABD ve İsrail’e kur yapma zamanı (Tayyip Erdoğan’ın salı günkü konuşmasında Soma ile ilgili tavrından ötürü İsrail’e teşekkürünü not edin). Ama Köln arefesinde (ve belki de sonrasında) 'yeni düşman' niçin 'Alman Gizli Servisi' olmasın?

Zaten Almanya 'dış düşman yedeği' olarak hep el altında tutuluyor. Geçen yıl Gezi olaylarının arkasında 'Frankfurt Havaalanı'nın konumunu korumak amacıyla İstanbul’a üçüncü havaalanı yapılmasını önlemek isteyen' Almanya’nın bulunduğuna dair abuk subuk görüşler geliştiren kişi, Gezi’nin hemen sonrasında 'Başbakan Başdanışmanı' olarak ödüllendirilmedi mi?

Köln’de Alevi kuruluşlarının yarın Başbakan’a yönelik protesto gösterileri çağrısında bulunduğu bir dönemde, Türkiye’nin önümüzdeki günlerine dair 'Almanya-Aleviler' denklemi kurmak, iktidar çevresi bakımından 'kullanışlı' görülüyor olabilir. Ama 'tehlikeli'.

Uğur Kurt vurulduğu sırada, www.foreignaffairs.com 'da Daron Acemoğlu’nun 'The Failed Autocrat–Despite Erdogan’s Ruthlessness, Turkey’s Democracy Is Still on Track' (Başarısız Otokrat–Erdoğan’ın Acımasızlığına Rağmen Türkiye’de Demokrasi Hâlâ Yolunda) başlığı ve alt başlığını taşıyan gerçekten çok önemli yazısını okuyordum. Nobel Ekonomi Ödülü adayı, önemli bir uluslararası düşünür olan Acemoğlu, Türkiye’de demokrasinin geleceği konusunda iyimser.

"Bir dönem uluslararası camianın sevgilisi olan Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, artık öyle değil. Türkiye’yi etkileyici bir ekonomik büyümeye götürdüğü, siyasete müdahale konusunda uzun bir geçmişi olan ordunun gücünü zayıflattığı ve kıpır kıpır Kürt nüfusu ile umut verici bir barış sürecini başlattığı için övülmeye devam ediyor. Ama bu başarıları, otokrasi yönündeki tartışmasız savruluşu yüzünden gölgelenmekte. Erdoğan son bir yıl içinde, barışçıl göstericilere, siyasi muhaliflerine ve bağımsız medya kanallarına karşı sert bir baskı başlattı" diye başlıyor yazı.

Toplumun ve 'kurumlar'ın oluşumunu, Osmanlı döneminden yola çıkarak analiz eden uzun yazının son bölümünde yer alan şu satırlar özellikle üzerinde düşünülmeye değer:

"AKP, (iktidarda kendisinden önce bulunmuş olan) Kemalist seleflerini taklit etmeye çalışabilir ama Türk toplumu eskisi gibi uysal olacağa benzemiyor. Ülkenin kentli gençliği, daha liberal, daha bağımsız, hiçbir zaman olmadığı kadar bilgili olması bir yana –Türkiye, Facebook ve Twitter’ı en çok kullanan ülkeler arasında- geçen yazın protestoları açıkça ortaya koydu ki, siyasi katılım ve demokrasiye açlığı daha fazla. Türkiye’nin yeni uyanan sivil toplumuna kulak veren yargı, artık hafife alınmaya razı değil. Anayasa Mahkemesi, AKP’nin baskıcı yasa ve yönetmeliklerini geri çevirdi. Önemle not etmek gerekiyor ki bu müdahaleleri yaparken Anayasa Mahkemesi askeri-bürokratik elit adına değil, nüfusun geniş bir bölümü adına, dolayısıyla hukukun üstünlüğü ve kapsayıcı siyasi kurumlar adına konuşuyordu..."

Son paragrafın ilk cümleleri ise şunlar:

"Kurumların yeniden dengelenmesi, hiçbir zaman acısız, kolay bir süreç olmayacak. AKP’nin iktidar tekeli kurma girişimlerinin başarısızlığa uğratılması için, sıradan insanların ve sivil toplumun yüksek sesle protestosu gerekiyor."

Soma’dan Okmeydanı’na, 'zulme' ve 'şiddet'e, vatandaşın beline inen tekmelere, üzerine sıkılan 'biber gazı'na, Uğur Kurt’un boynuna saplanan 'kurşun'a 'yüksek ses'le:

Yeter artık!