scorecardresearch.com

Veda ve başlangıç...

Davutoğlu'nun Gezi ve 17 ile 25 Aralık için söyledikleri, "Sayın Cumhurbaşkanı"nın "tercihindeki isabeti" haklı çıkartan cinsten, onu "teyid edici" nitelikteydi.

Atletizmle ilgilenenler bilirler, yarışın başlaması startını veren tabanca patlamadan bir atlet ya da atletler fırlarsa, buna “faux depart” denir. Yarış devam etmez. Yarışmacılar yarışa başlama çizgisine geri dönerler.

“Faux depart”, Fransızca “yanlış” ya da “hatalı çıkış” anlamına gelen ve en yaygın haliyle atletizmde kısa mesafeli koşular için kullanılan bir terim.

Yeni AKP Genel Başkanı ve dolayısıyla yeni Başbakan Ahmet Davutoğlu, yeni görevlerine –esas olarak ikincisine- “faux depart” ile başladı.

Tayyip Erdoğan, AKP Genel Başkanlığı ve Başbakanlığa “veda” konuşmasında Ahmet Davutoğlu’nun kendi boşaltacağı yerler için “paralel yapıyla mücadele” ve “Türkiye ve dünya meselelerine vukufiyeti” nedeniyle seçildiğini vurgulamış, Davutoğlu’nun bir “emanetçi” olmayacağını bildirmişti.

Davutoğlu’nun Gezi ve 17 ile 25 Aralık için söyledikleri, “Sayın Cumhurbaşkanı”nın “tercihindeki isabeti” haklı çıkartan cinsten, onu “teyid edici” nitelikteydi.

Gezi olaylarının başından sonuna en önemli aktörlerinden biri olarak Türkiye’deki Müslümanların “siyasi namusu”nu kurtarmış olan R.İhsan Eliaçık’ın dünkü şu Tweet’i dikkatimi çekti:

“Davutoğlu: 'Gezi olaylarının hedefi milletin özgüvenini kırmak.' Küfret Geziye, muktedirin gözüne iyi girersin, erken başladın.”
Ne dedi ki Davutoğlu?

Aslında Gezi ile ilgili sözlerini daha geniş bir bağlam içinde yerli yerine oturtmak gerekiyor. Alıntıladığımız şu sözleri, bir bakıma, Davutoğlu’nun –muhtemelen Erdoğan ile paylaştığı “dünya görüşü”nün, kendisinin seveceği bir terimle “Weltanschaung”unu yansıtıyor:

“İstanbul'un fethinden 600 yıl sonra bu ülke yine bir fetret devri içine girmişti. AK Parti sadece devlet otoritesini inşa için değil yeni bir medeniyet için yola çıktı. Yeni Türkiye'nin psikolojik alt yapısı özgüvendir. Son 12 yılda büyük devrimlere imza atıldı. Her alanda büyük başarılar sağlandı. Bunların ardındaki temel saik milletin özgüveninin tekrar kazanılmasıdır. Bu özgüven bizde oldukça hiç kimse bu dirilişe dur diyemeyecek.

Bu özgüvenimizi 13. yılında hedef aldılar. Gezi ve 17 Aralık darbelerinin amacı bu özgüveni yıkmaktı.”
Seçilen sözcüklere, cümle kalıplarına dikkat: “İstanbul’un fethinden 600 yıl sonra yine bir fetret devri içine girmiş” olan bir ülke; “sadece devlet otoritesini inşa için, yeni bir medeniyet için yola çıkan” bir parti, ve “Yeni Fetret Devri”nden kurtulup, “yeni medeniyet” kurma amacındaki iktidar partisi ve bütün bu “diriliş”in yani “Yeni Türkiye”nin “psikolojik alt yapısı” olan “özgüven”.

“Yeni Başbakan”ın bu sözleri Davutoğlu kalibresindeki bir akademisyen için “bilimsel metodoloji”ye uymayan bir “totoloji” örneği. Mantıkta buna eskiden beri “totoloji” denir. Yeni bir şey değil.

“Yeni Türkiye” iddiasıyla ve Başbakan sıfatını üstlenmek için yola çıkan bir siyaset adamı için ise, önceden belirttiğim gibi, bir “faux depart”; “hatalı çıkış”, “yanlış başlangıç”

Bugüne yazmak istediğim, aslında, bu değildi. Tayyip Erdoğan’ın “veda kongresi” günü yazılmış olan “bir veda yazısı”nın yazarını yazmak istiyordum.

O köşe yazarı Sedat Ergin, “Bir Veda Yazısı” başlıklı Hürriyet’teki dünkü yazısının sondan bir önceki paragrafında şöyle yazmıştı:

“Tabii, fikren olgunlaşmış olan birçok yazı konusu da ne yazık ki bir türlü sıra gelmediği için köşede yer bulamadı. Zaman bulamadığım ya da başka olaylar ön plana çıktığı için kaleme almayı ertelediğim ve sonuçta yazamadığım için bugün üzüntü duyduğum bir dizi konu var...”
Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu derken, neredeyse, yazmayı istediğim halde, Sedat Ergin’i yazamayacaktım.

Oysa, Sedat Ergin’in Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni olması, 2014 sonbaharı arifesinde, Türkiye’de medyanın yapraklarını döktüğü bir dönemde, ülkenin bugünü ve belki de geleceği bakımından en umut verici, en heyecan verici haberlerin başında geliyor benim için.

Gazetecilik mesleğinin ölmediğinin, kolayca da öldürülemeyeceğinin bir somut kanıtı, onun Türkiye medyasının, adı “amiral gemisi”ne çıkmış kurumunun “dümeni”ne oturtulmasıdır.

Sadece, meslek hayatımın bir döneminde “en yakınım” olmuş olduğu için değil, meslek hayatımızın neredeyse eş zamanlı olarak, aynı kurumlarda başlamış ve devam etmiş olmasından ötürü de “basınımızdaki Sedat Ergin fenomeni”ni iyi bilirim. 1970’li yılların sonunda, Türk Haberler Ajansı’nda dış haberler servisinde o Ankara’da, ben İstanbul’da idik. Eş zamanlı olarak Cumhuriyet’te başladık. O Ankara’da, ben İstanbul’da. İstanbul kökenl olan oydu, Ankara kökenli olan da ben. Bizi birleştiren bir de –köken olarak- Ohri bağlantısı vardı aramızda.

Yolumuz Hürriyet’te de kesişti. Washington’a yolum düştüğünde onda kalırdım. “Washington ve ABD politikasına giriş” dersimi Sedat’tan aldım diyebilirim. Ayrıca, askerliğini yaptığı sırada, Brüksel’deki NATO toplantılarına, onu “yedeklemek” üzere ben giderdim. Sayesinde, hem yeni ufuklara açıldım, hem de Brüksel’deki o toplantılar sayesinde iki sevgili insanla, M. Ali Birand ve Örsan Öymen ile dost oldum.

Ömrüm Ortadoğu’da geçmeye başlamadan yani ben de “sahada muhabir” olmadan önce, Cumhuriyet yazı işlerindeyken neredeyse bir “Sedat Ergin editörü”ne dönüşmüştüm. Mükemmel bir diplomasi muhabiri idi.

Yıllar sonra, 2003 yılında Dışişleri Bakanlığı binasında bir “basın brifingi”nde yanyana oturmuştuk. Sadece izliyorduk. Soru soran çeşitli Ankara gazetelerinin diplomasi muhabirlerini dinlerken, zamanında “efsanevi bir diplomasi muhabiri” sayıldığı için “yenileri” nasıl bulduğunu sormuştum. Beğenmediğini belli eder şekilde dudağını büküp cevapladı: “Dosyalarına hakim değiller.”

Sedat’ı Sedat yapan özelliklerinden biri, hangi işe el atarsa “dosyasına hakimiyeti” idi. Haber takibini, İngilizce deyimiyle “follow-up”ı bir “takıntı” haline getirmiş, elini attığı her işte, insanı bunaltacak kadar “titizliği” düstur edinmiş olan, haberlerde “adil” olmayı, insanlara “haksızlık yapmamayı” bir “meslek ahlâkı” ölçüsü yapmış bir gazetecidir Sedat Ergin.

Genel Yayın Yönetmenliği sıfatının yabancısı da değil. Milliyet’te yaptı. Hürriyet’te bu sıfatı edindiği ilk gün, ilk icraatı, “Köşe yazarı Sedat Ergin”in işine son vermek oldu. Genellikle, o sıfatı elde edenler, ilk iş olarak “iktidarları”nı kendilerini köşe yazarı yapmak için kullanırlar. Sedat, tersini yaptı, dün şöyle yazdı:

“Yeni görevim olan Hürriyet Genel Yayın Yönetmenliği’nde düzenli bir köşe yazmayacağım. Buna zamanım da yok zaten. İşte bu nedenledir ki, şimdi gerçekçi bir karar alarak Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin sıfatımla bu köşeyi, köşe yazarı Sedat Ergin’e kapatıyorum. Sevgilerimle.”
Doğru başlangıç.

Böyle bir dönemde Sedat Ergin gibi bir gazetecinin, Hürriyet’e Genel Yayın Yönetmeni olması, bence, “hatalı başlangıç”la bir partiye genel başkan olmaktan daha anlamlı.

Hürriyet’in başına hoşgeldin Sedat. Senin gibi bir insana çok ihtiyaç vardı…










http://www.radikal.com.tr/120941812094180