Washington, Kürtler, Erdoğan...

Erdoğan'ı eğmek için, PKK'nın "araçsallaştırmak", yani Türkiye'nin Irak'taki PKK hedeflerini bir süre bombardıman hedefi yapmak gerekecekse, bunun için Washington'un kılı kıpırdamayabilir. Görünen o.

Türkiye’nin IŞİD’e karşı “savaşı” ne zaman başladı? IŞİD, ne vakit, artık Türkiye için de bir “tehdit” olarak görülmeye başlandı?

Bu sorunun aldatıcı ama tümüyle yanlış cevabı “Suruç Katliamı” olacak. Türk savaş uçaklarının IŞİD’e karşı harekete geçip, üç IŞİD hedefini bombalaması, “Suruç Katliamı” üzerine olmadı.

Ne zaman oldu peki?

IŞİD’li bir grup, bundan önce bir yılı aşkın süre hemen her gün yaptıkları gibi, Kilis yakınlarından sınırı geçmeye kalkıp durduruldukları sırada çıkan çatışmada bir astsubayın açılan ateşle şehit edilmesi üzerine oldu.

Gelişme, olaydan günler önce Türkiye ile ABD arasında varılmış olan “anlaşma”yı da ortaya çıkarttı. Türkiye’nin İncirlik başta olmak üzere askeri üs niteliğindeki havaalanları, Malatya-Erhac’dan Batman’a, “koalisyon uçakları”nın IŞİD’e yönelik hava harekâtlarına açıldı; Türkiye de IŞİD’e karşı harekâta katılacağı taahhüdünde bulundu.

Ankara ile Washington, yıllardır Suriye konusunda “sürtüşme” içindeydiler. Öncelikleri farklıydı; Washington için öncelik “IŞİD ile mücadele” iken, Ankara için “Şam’daki Esad rejiminin devrilmesi”ydi. Ankara, bu nedenle, IŞİD’e karşı mücadelede, İncirlik’i kesinlikle Amerikalılara kullandırtmıyordu.

Yani, gelinen noktada, İncirlik üzerinden oluşan bir mutabakat söz konusu olduğuna göre, taraflardan biri ya “geri basmış” ya da aynı anlama gelecek biçimde “öncelikleri” konusunda diğerinin lehine feragatta bulunmuş demektir.

İncirlik açılmış olduğuna ve ABD’nin, Türkiye ile sağlanmış olan mutabakatın “IŞİD’le mücadele” temelinde olduğunu açıkladığına bakılırsa, geri basan tarafın kim olduğu da anlaşılır.

Suriye konusunda, ABD’nin burnunun dibinden, Küba’dan “Ey Obama” diye bozuk atan Tayyip Erdoğan, Obama ile 22 Temmuz’da yaptığı telefon konuşmasıyla, “İncirlik tavizi”ni mühürlemiştir.

Unutmayalım ki, 7 Haziran seçimlerinin ertesi günü Obama, açıkça, Türkiye’nin IŞİD konusunda “gerekeni yapmadığını” söyleyerek bozuk atmıştı.

Aradan iki hafta geçtikten sonra Kürtler (YPG), Tel Abyad’ı IŞİD’in elinden aldıktan sonra, Erdoğan ve Türk devletinin bazı birimleri telaşa düştü. Tel Abyad, Akçakale’nin yanıbaşındaydı, aradaki sınır kapısı açıktı ve bir yılı aşkın bir süredir IŞİD’in elinde bulunmasına rağmen, Ankara’da hiçbir rahatsızlık, telaş ve tepki ortaya konmamıştı.

IŞİD’in elinden çıkıp, YPG’nin eline geçince, telaş, Türk devlet birimlerine yayıldı. PYD’nin siyasi kontrolündeki Cizre Kantonu ile Kobani Kantonu, Tel Abyad’ın düşmesiyle arasındaki coğrafi engeli kaldırmış olacaklardı. Ya, daha batıya ilerleyip yine IŞİD’in elindeki Carablus’u ele geçirirlerse ne olacaktı?

En batıda, Hatay ile komşu, Kırıkhan’ın ve Islahiye’nin karşısına düşen Afrin Kantonu da coğrafi olarak diğer iki Kürt Kantonu ile birleşecek ve Türkiye sınırına paralel bir “Kürt koridoru” oluşmuş olacaktı.

AKP Ankara’sı için IŞİD ne kadar kabul edilebilir bir “komşu” ise, coğrafi süreklilik içindeki bir “Kürt koridoru” o kadar kabul edilemez bir “stratejik tehdit unsuru” olarak görülüyordu.

İşi zorlaştıran, ABD ile YPG arasında Kobani’den başlayan sahadaki işbirliğinin, IŞİD karşısındaki mücadelede daha da pekişmesiydi. ABD, Kürtlerle (Irak’ta Kürdistan Bölge Yönetimi; Suriye’de YPG ile ve dolaylı olarak PYD ile) yakınlaşırken, Ankara ve Washington sürtüşmesinin devam etmesi, Türkiye’ye ciddi stratejik zarar vereceğine hükmedildi.

“İncirlik’i verip, IŞİD’e karşı –görünürde bile olsa- mücadeleye girmek”ten gayrı Washington’u tekrar kazanmanın ve Amerikan-Kürt yakınlaşmasını dengelemekten başka çarenin kalmadığı düşüncesine varıldı.

Erdoğan’ın bunca zamandır dayılandığı ve hatta posta koyduğu Washington’un önünde “eğilmesi”nin “pratik arka planı” budur ve “Ne oldu da, Türkler, bunca zaman geçtikten sonra ABD ile işbirliğine yanaştılar?” sorusuna cevap arayan herkes, adeta konsansüs halinde, “Rojava”da Amerikalılar ile YPG arasında artmış ve pekişmiş olan yakınlaşma”ya işaret ediyorlar.

Amerikan basınında bu konuda sayısız yorum ve düşünce kuruluşu raporu yayımlanıyor.

İşte o noktadan sonra, Tayyip Erdoğan’ın gayet başarılı bir şekilde “şapkasından tavşan çıkarttığını” görmüş olduk. Daha önce de belirttiğimiz gibi, İncirlik karşılığında elde ettiği “ABD kredi kartı”“terörle mücadele” gerekçesiyle ve “Çözüm Süreci”ni noktalama maliyetini erken seçim hesaplarıyla göze alma pahasına, PKK’ya karşı bombardımanlarda kullandı.

Amerikan yetkililerinin, biraz canlarının sıkılmış olması ve “Türkiye ile anlaşma sadece Suriye’yi (IŞİD ile mücadeleyi) kapsıyor” diyerek, Irak topraklarında sürdürülen hava harekâtını içermediğini söylemeleri fazla bir şey ifade etmiyor.

Zira, “Müttefikimiz Türkiye, bir terör örgütü olan PKK’ya karşı meşru savunma hakkına sahiptir” denildiği anda, Ankara’nın (ve tabii ki Tayyip Erdoğan’ın) izlediği “yeni siyaset”e, yani “Kürtlere açılım”ın yerine ikame edilen “çatışmacı siyaset”e bir tür onay verilmiş olunmaktadır.

Dolayısıyla, “ABD Kürtleri satıyor mu?” sorusu boşuna ortaya atılmıyor. Sadece tarihte bunun örnekleri görülmüş olduğu için değil. Türkiye’nin bir NATO müttefiki ve büyük bir ülke olarak “değeri”nin Washington nezdinde Kürtlerden fazla görülmesinin muhtemel olmasından ötürü.

Nitekim, birkaç gün önce Amberin Zaman Diken’deki yazısına doğrudan “ABD Kürtleri sattı mı?” başlığını koymuş ve yazısını şöyle başlatmıştı:

“Türkiye Irak Kürdistanı’nda PKK hedeflerine bomba yağdırmaya başladığından beri bu soru gündemde: Amerika Kürtleri ‘sattı’ mı?

Birçoğuna göre sorunun yanıtı ‘Evet.’  Hatta bu, mutlak gerçek olarak kabul görüyor. Hal böyle olunca, ‘Amerika Kürtleri sattı’ algısı giderek yayılıyor.

Ankara bu algıdan memnun. Hatta teşvik ediyor.”

Bu arada, örneğin Foreign Policy’da Leela Jacinto imzası altındaki şu satırlar, “Washington bakış açısı”na ilişkin bazı ipuçları verebilir:

“Kürtler, her zaman, sadık ABD müttefikleri olarak görülmüşlerdir ama bir noktaya kadar.  Ve, ABD savaş uçaklarının stratejik konumdaki İncirlik’in kullanımını elde etmesi karşılığında teraziye kondukları takdirde fazla şansları yoktur. Washington için, herşey o üs demektir. O üs söz konusu olduğunda kendilerini Kürt hakları ve umutları konusunda sıkıntıya sokmazlar."

Türkçe deyişle, “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez”

“Realpolitik” dünyasında “Büyük Güçler” için onlar nezdinde “küçük” görülen aktörler feda edilebilir niteliktedirler. Buradan hareketle, Washington nezdinde, Tayyip Erdoğan’ın konumunun da bu nitelikte olabileceği akla gelebilir.

Üstelik, İncirlik konusunda, uzun direnişinin ardından onun “bileğini bükebilecekleri”ni ve onu “eğebilecekleri”ni görmüşler ve böyle olabileceği somut biçimde kanıtlamıştır.

Erdoğan’ı eğmek için, PKK’nın “araçsallaştırmak”, yani Türkiye’nin Irak’taki PKK hedeflerini bir süre bombardıman hedefi yapmak gerekecekse, bunun için Washington’un kılı kıpırdamayabilir. Görünen o.

Peki, bu durumun sonucunda Türkiye, “tehlikeli bir istikrarsızlığa” sürüklenirse, ABD bunu ister mi? “Müttefiki”nin o duruma düşmesini ister mi?

Şayet söz konusu “istikrarsızlık”, giderek Tayyip Erdoğan’ı daha da zayıflatacaksa, olabilir.

Washington’un gözünde “Türkiye-Kürt uzlaşması” bir “başka baharı” bekleyebilir.