Washington'dan: Gevezeliği bırakalım gerçekçi olalım

ABD'nin iki eski Ankara büyükelçisinin yönetiminde hazırlanan raporun dikkatle ve özellikle Ak Partililer tarafından sakin kafayla okunmasında yarar var.
Washington'dan: Gevezeliği bırakalım gerçekçi olalım

Okunduğu vakit, malum kişiler ‘kara propaganda’ ya da ‘psikolojik harekât’ diye ortalığı velveleye verecekler. İktidarın yazılı basına ve ekranlara geniş bir yelpazeye yayarak yerleştirdikleri ya da zaten yerleşik iktidar yanlıları, benzer argümanlarla ‘yaylım ateşi’ne herhalde girişecekler. Ama ABD’nin iki eski Ankara büyükelçisinin yönetiminde hazırlanmış olan ‘From Rhetoric to Reality- Reframing U.S. Turkey Policy’ başlıklı yaklaşık 60 sayfalık raporun dikkatle ve özellikle Ak Partililer tarafından sakin bir kafayla okunmasında yarar var.
Zira, bu rapor, Türkiye politikasının ne, nasıl ve niçin öyle olması gerektiğine ilişkin olarak ABD yönetimine sunulmak amacıyla kaleme alınmış ve kaleme alanların özel ağırlığı bulunan bir rapor. Dolayısıyla Washington’da bu rapora çok özel önem atfedildiğini kestirebilmek için uzman olmak gerekmiyor. Eğer, Ak Parti iktidarı, “Washington’ın bana bakış açısı beni ırgalamaz. Ben, bu dünyada bildiğim gibi ve istediğim şekilde cirit atarım” diye bir düşünceye kapılmamışsa, iktidara gelmelerinde ve iktidarlarını sürdürmelerinde ABD’nin Türkiye politikasının bayağı esaslı bir payı olduğu kanısındaysalar; söz konusu raporu ciddiye almak durumunda.

Eğer, iktidara gelmelerini ve iktidarlarını sürdürmelerini sadece Türkiye’deki ‘sandık’ zannediyorlar ve Washington’daki ‘Beyaz Saray unsuru’nu dışlıyorlarsa somut ve kronolojik olarak kendilerine hatırlatacağımız şeyler olur. Umarız, böyle anlamsız bir polemiğe girişmezler.
Sözünü ettiğimiz rapora dönelim. Adını çevirmek için fazla zorlanmaya gerek yok; ‘Retorikten Realite’ye– ABD’nin Türkiye Politikasını Yeri Düzenlemek’ diye çevrilebilir. (Ya da yorumlu ama özünde yanlış olmayan bir çeviri ile: ‘Gevezelikten İşin Gerçeğine’...
‘Retorik’ten kastedilen, Washington’ın Türkiye ile ilgili olarak dış politikada birçok gerçeği olanca çıplaklığı ile görmesine ve aradaki ‘uyumsuzluk’un farkında olmasına rağmen, işi ‘retorik’le idare etmeyi sürdürmesi. Zaten, rapor, ‘retorik’ten ‘realite’ye geçilmesi yani ABD’nin Türkiye politikasının ‘yeniden düzenlenmesi’ gerektiğini vurguluyor ve bu amaçla bir dizi ‘uyarı’da bulunuyor ve ‘öneri’ getiriyor.
Tersten ‘okuyarak’, şu da söylenebilir: Washington, Türkiye’ye belli bir bakış açısına sahip oldu. Yeni bir Türkiye politikası düzenlemesi için, bir ‘düşünce kuruluşu’nun düğmeye basmasını beklemekteydi.

Böyle bir ‘düşünce kuruluşu’nun iki partiden birine meyletmemesi, ABD’ye ilişkin ‘ortak çıkar’ algısından hareket etmesi söz konusu olursa, ağırlığı da o şekilde olur ki, sözünü ettiğimiz Türkiye’ye ilişkin rapor, 2007 yılında Senato’daki Demokrat ve Cumhuriyetçi grup liderleri tarafından kurulmuş olan Bipartisan Policy Center adlı düşünce kuruluşunun eseri.

Her iki partiye birden hitap edecek çalışmaları öngören –adı üzerinde- Bipartisan Policy Center’ın ‘Ulusal Güvenlik Programı’ çerçevesinde ‘Dış Politika Projesi’ var. ‘Retorikten Realiteye’ adlı çalışma bunun bir parçası. Bu amaçla, bir görev gücü (Task Force) oluşturulmuş, başına iki eski Ankara büyükelçisi Morton Abramowitz ile Eric Edelman yerleşmiş.

Abramowitz’in Demokrat eğilimi, Edelman’ın da Cumhuriyetçi eğilimi bilinir. Yönettikleri ‘Görev Gücü’nde 9 kişi var. Dünyada en saygın biçimde insan hakları sicili tutan Freedom House’nın başındaki David Kramer’dan, en sağcı İsrail lobisi sayılabilecek JINSA’nın CEO’suna, Henri Barkey gibi Türkiye uzmanı akademisyenlerden Avrupa’daki Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin eski komutanı Amiral Gregory Johnson’a, ABD Başkan Yardımcısı’nın Ulusal Güvenlik İşleri’nden sorumlu eski yardımcısı John Hannah’dan ABD Dışişleri’nin Küresel Konular’dan sorumlu eski müsteşarı Büyükelçi Paula Dobriansky’ye uzanan bir ekip. Defalarca Türkiye’ye gelmişler. Çok sayıda insanla görüşmüşler. Türkiye ile ilgili yazıları dikkatle izlemişler. ABD’nin kendi siyasi kaynaklarının Türkiye’ye ilişkin bilgilerini ve yaklaşımlarını kaydetmişler ve sonuçta söz konusu raporu ‘Ekim 2013’ tarihi itibariyle yayımlamışlar.

Rapor, Türkiye’nin ve daha da spesifik olarak Türkiye’deki iktidarın, dahası bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, ABD’nin dünya görüşü ve çıkarları tarafından nasıl görüldüğü, nasıl değerlendirildiği ve buna dayanılarak ABD-Türkiye arasındaki ilişkilerin gelecekte nasıl düzenlenmesi gerektiğine dair bir metin.

Tam da bu nedenle öncelikle ve özellikle ve en önemlisi ‘delikanlılık ile değil serinkanlılık ile’ Ak Partililerin okumasında ve sindirmelerinde yarar var. Her şeyden önce, Washington’dan bakıldığında, pek göz alıcı, parlak bir görüntü çizmedikleri, raporda anlaşılıyor. Bu, düzeltilemez bir durum olmamakla birlikte, gün geçtikçe, mevcut Ak Parti iktidar performansı (daha doğrusu Başbakan’ın ‘one-man show’u) böyle devam ettikçe, düzelme ihtimalinin azaldığı da ortada.

Ak Parti iktidarının parlak olmayan ve giderek solan görüntüsü, Washington’da, ilan edilmeden ve adı konmadan ‘çizik’ yerse, Türkiye’de her şeyin ve herkesin bir şekilde etkileneceği, bilinen bir gerçek. ‘Yedirmeyiz’ sloganı, bu gibi durumlarda derde deva olmuyor.
İçeriye verilen bu tür gazın, dışarıda ve özellikle Washington mahfillerinde pek bir etkisinin olmadığı, raporun hemen her sayfasında, her satırında fark ediliyor. Bir-iki örnek:

“... Türkiye’nin Suriye’deki gelişmelere tepkisi, dış politikasının geri kalan bölümünde mezhepçiliğe dönüşü zorladı. Bu da bölgedeki etkisini daha da azalttı. Türkiye, önümüzdeki 18 ay içinde üç seçim –yerel, cumhurbaşkanlığı ve genel- geçirecek olmasından ötürü, içeride, Suriye’deki iç savaştan çok kötü etkilenen azınlıklarının da dahil olacağı daha da artan siyasi karışıklıklar ve titrek bir ekonomiyle karşı karşıya kalacak. Buna rağmen, hükümetin bu meydan okumalara karşılığı bugüne dek güven verici cinsten olmamıştır. AKP yetkilileri, uzlaşma ve işbirliği yerine hemen her fırsatta otoriterleşmeyi ve mezhepçiliği tercih etmişlerdir. Kısacası, Amerika’nın tam da güçlü ve işbirliği halinde olacağı bir Türkiye’den en büyük yararı sağlayacağı bir dönemde, Türkiye’nin böyle bir rol sahibi olabilme yeteneği azalmıştır...”
Ne demek istendiği, bundan ne sonuç çıkarılması gerektiği, yorum gerektirmiyor herhalde. Ve herhangi bir başka cümle:

“... AKP artık yenilmez ve kaçınılmaz görünmüyor. Bu durum, kamusal rahatsızlıkların daha çok sayıda dışa vurulması ihtimali ve yönetimine karşı koyuş potansiyelinden ötürü, Türk siyasetinde yeni bir belirsizlik dönemine zemin hazırlıyor olabilir. 18 ay içinde arka arkaya üç seçim ile Türkiye bir dönüm noktasına ilerliyor. Ortadoğu’daki olayları etkileyebilmesi için elinde pek az siyasi sermaye kalmış durumda...”
Bu tür cümleler, elbette, bir dizi argümana dayalı olarak ifadesini buluyor. Raporun 60 küsur sayfa olduğunu unutmayalım.
Böyle çalışmalara karşılık, Başbakan’ın ‘çekirdek kadrosu’ da boş durmuyor anlaşılan. İngilizce sıfatının karşılığı ‘Başbakan’ın kıdemli danışmanı’ olan Ertan Aydın’ın www.project-syndicate org adlı bir internet sitesinde ‘Turkey’s Gradual Revolution’ (Türkiye’nin Tedrici Devrimi) başlıklı yazısını okudum. 60 sayfalık iddialı Amerikan raporunun tam zıddı argümanlarla Ak Parti iktidarının ‘devrim yapmaya devam ettiğini’ anlatmaya çalışıyor.

Adından Türk olduğu anlaşılan birisi, “Bugüne kadar bunun kadar berbat, yanıltıcı, çarpıtıcı bir propaganda makalesi görmedim. Bunu okusaydı. Goebbels’in yüzünün hasetten yemyeşil kesilecek olduğuna eminim. Türkiye’nin hayrı için; Erdoğan’ın danışmanlarının, propagandasını yapmaya kendilerini mecbur hissettikleri zırvalara kendilerinin inanmadığını umarım...” sözcükleriyle yazının altına yorum düşmüş. Diğer yorumlar da benzer nitelikte.

‘Karizma’ bir kere çizilmeyegörsün; Gezi’nin iptal edilemez sonuçları... ‘Danışmanlar’ ne yapsın?

Bu durumdan bir çıkış yolu var mı? Var tabii. Gezi olaylarında maalesef sergilenemeyen “devlet adamlığı.”

Bundan sonra olabilir mi?

Göreceğiz.


ABD'nin Türkiye Politikasını Yeniden Biçimlendirmek'