Washington'dan istiskal, Ankara'da iflâs

Türkiye'nin Cenevre-III'e PYD'nin katılmasını önlemek ile kazandığı "diplomatik zafer" anlamsızlaşmış hale geldi ve Suriye sahasında "diplomatik bozgun"a dönüştü.

Türkiye’nin uluslararası sistem içinde konumunun ne kadar zayıfladığını anlamak istiyorsanız, son günlerde Ankara ile Washington arasındaki, Suriye Kürt örgütü PYD üzerinden yürütülen polemiğe bakmak yeterli.

Önce Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, en önemli “stratejik” açıklamalarını hep yaptığı gibi “havada” konuştu ve Latin Amerika dönüşü uçağına aldığı gazetecilere şunu söyledi:

“PYD, YPG terör örgütüdür. PKK ne ise PYD odur. Bunu bütün uluslararası örgütlere taşıyacağız. Taşımadığımız her an bizim için kayıptır. Terör örgütü olarak ilan edilmesi için adımlar atılmazsa, geç kalırız. Ve bakın, Biden yanında bir yardımcısı ile geldi. Obama’nın yanında da adı geçen bir ulusal güvenlik temsilcisi. Cenevre temsilcilerinin olduğu dönemde PYD gelemiyor, o kalkıyor Kobani’ye gidiyor. Kobani’de sözde bir generalden plaket alıyor. Biz nasıl güveneceğiz. Ben miyim senin ortağın yoksa Kobani’deki teröristler mi?”

 Daha ne desin? Daha açık biçimde nasıl söylesin?

“Ben miyim senin ortağın, yani NATO müttefikin; yoksa Kobani’deki teröristler mi, yani PYD?” diye sorarken, aslında Amerika’ya “seçim yap” demiş oldu; “Suriye politikanda ya benimle olacaksın, ya da PYD’yle!”

Aradan 48 saat geçmeden, pazartesi günü ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby konuştu; “Türkiye’nin PYD’ye ilişkin endişelerini biliyoruz” dedi ve devam etti:

“PYD, Suriye’de IŞİD’e karşı en etkili biçimde savaşan güçlerden biri. Biz PYD’yi terörist olarak görmüyoruz ve desteklemeye devam edeceğiz.”

Daha ne desin? Daha açık biçimde nasıl söylesin?

ABD, Türkiye’ye demiş oldu ki, “Senin PYD’yi niçin terörist gördüğünü biliyoruz. Ama biz PYD’yi senin gördüğün gibi görmüyoruz ve onu desteklemeyi sürdüreceğiz.”

Yani, “Benim mi ortağımsın, Kobani’deki teröristlerin mi?” sorusuna aynı sözcükleri kullanmadan, “Kusura bakma, ben ‘Kobani’de teröristler’ dediklerine destek olmaya devam edeceğim, zaten ben onlara senin gibi bakmıyorum” demiş oldu.

Washington’un bu yenip yutulması ve sindirilmesi kolay olmayan tavrı, besbelli, Ankara’nın karnına oturdu.

Bunun üzerine, ABD Ankara Büyükelçisi John Bass, Türkiye’nin “rahatsızlığının bildirilmesi” amacıyla Dışişleri’ne çağrıldı. Sıraya bir de Dışişleri Bakanı Mevlût Çavuşoğlu girdi. O da konuştu:

"ABD’nin bir karar vermesi lazım, ortak olarak bizi mi seçiyor, terör örgütlerini mi seçiyor. Biz Amerikalılara, dostlarımıza Biden’a da çok açık bir şekilde PKK ile PYD’nin nasıl iç içe olduğunu verdik belgeleriyle. Kerry’ye defalarca bunu anlattım. Tepkimizi, McGurk orada Polat Can diye Kandil’den gelen PKK'lı teröristle bir araya geldiği zaman da söyledik. PYD’nin içinde PKK’lıların nasıl yer aldığını, yönetimde nasıl olduğunu resimleriyle, isimleriyle verdik. Şimdi siz bir tane terör örgütünü terör listesine alıyorsunuz, onunla beraber olan ve başka bir yapılanma içinde olan terör örgütünü terör örgütü olarak görmüyorsunuz. Buna en hafif tabirle saflık mı diyelim, başka ne diyelim ama bu kabul edilemez."

Bu gelişmeler üzerine ABD Dışişleri Sözcüsü John Kirby bir kez daha tepki verdi. Büyükelçi Bass konusunda ayrıntıya girmeyeceğini söyledikten sonra, “ABD hükümetine göre, PYD terörist değildir açıklamanızın arkasında mısınız?" sorusuna , “Bu doğru. Bu konudaki politikamızda hiçbir değişiklik yok" karşılığını verdi.

Yani, “Biz ne yaptığımızı biliyoruz. Türkiye’nin bu konudaki öfkesini umursamıyoruz” demenin bir başka türü.

Hatta, daha da öteye gitti ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'nun, ABD'nin PYD ile ilgili yaklaşımıyla ilgili olarak söylediği “Saflık mı diyelim, ne diyelim bilemiyorum” yorumuna ilişkin ise bu açıklamayı görmediğini söyleyerek, “Yapılan her yoruma yanıt veremem" diye konuştu.

Aslında bu pekâlâ bir “istiskal” olarak görülebilir, öyle sayılabilir. ABD Dışişleri Sözcüsü, kendi lisanında, “Türkiye Dışişleri Bakanı’nı adam yerine koymuyoruz” demiş oluyor. Bunu böyle anlamak mümkün, böyle yorumlamak zor değil.

Ne de olsa, bizzat Türkiye Cumhurbaşkanı’na cevap vermiş, Amerikan tutumunda ısrarlı davranmış, bir de Dışişleri Bakanı’nı açıklamalarını yorumlamakla uğraşamam demiş gibi.

Burada dikkatlerden kaçan ama kaçmaması gereken asıl “tuhaflık”, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ABD Başkanı ile değil ABD Dışişleri Sözcüsü ile eşleşmesi!

Tayyip Erdoğan konuşuyor, ona Obama cevap vermiyor; cevap Dışişleri Sözcüsü aracılığıyla veriliyor.

Türkiye Dışişleri Bakanı konuşuyor, ABD Dışişleri Bakanı Sözcüsü, “Ne dediğini görmedim, her konuşanı yorumlayamam” diyerek, ona cevap bile vermiyor.

Kim “saf” duruma düşmüş oluyor?

Türkiye’nin Suriye politikasının geldiği nokta budur!

Türkiye’nin uluslararası profilinin görüntüsü budur!

Suriye’de diplomatik alanda, PYD karşısında “yenik” görüntüde bir Türkiye. ABD tarafından arkalanmayan bir Türkiye.

Yani, Türkiye’nin Cenevre-III’e PYD katılmasını önlemek ile kazandığı “diplomatik zafer” anlamsızlaşmış hale geldi ve Suriye sahasında “diplomatik bozgun”a dönüştü.

Suriye’de ABD’nin önceliği IŞİD ile, Türkiye’nin önceliği ise Kürtlerle mücadele oldu. Bu büyük farkın, gelip, bugün vardığı noktaya dayanmaması düşünülemezdi.

Askeri alanda da kayıpta. Rusya devreye girdikten sonra ama asıl 24 Kasım’da Rusya’nın bir savaş uçağı  düşürüldükten sonra, Türkiye askeri olarak kımıldayamaz hale geldi. Dahası, gerek Hatay’ın güneyinde Bayırbucak Türkmenleri, gerekse Kilis-Halep arasında “Azaz Koridoru”na (en dar 5, en geniş 15 kilometrelik bir alan) yaşayan Türkmenler bölgelerini büyük ölçüde boşalttılar.

Türkiye toprakları ile Suriye politikasında en önemli “kaldıraç gücü”nü oluşturan S.Arabistan ve Katar ile birlikte destekledikleri muhalefet örgütleri arasında bağlantılar kesildi.

Bu yazının yazılmakta dün öğle saatlerinde YPG güçlerinin “Azaz Koridoru”nda “stratejik önem” taşıdığı öne sürülen Mennegh hava üssünü ele geçirdiği haberleri geldi.

Onbinlerce mülteci Türkiye kapılarına dayanmış durumda. Türkiye, AB ile mülteci sorununu tam bağlayamadan yeni bir dalgayla karşılaştı.

Bütün bunlara karşı en etkili cevap olarak, Türkiye’nin Suudi Arabistan’la birlikte Suriye topraklarında savaşa gireceği spekülasyonları yapılıyor.

Burnunun dibindeki Yemen’de kaybedeceği bir savaşa saplanmış olan Suudi Arabistan, kalkacak ta Türkiye’ye asker gönderecek ve onunla birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye’de savaşa girecek?

Gerçek olabilir mi bu?

Umalım ki, bunlar spekülasyondan öteye değildir; Suriye’de bu halde Suudi Arabistan ile birlikte savaşa girmeyi tasavvur etmek için, insanın aklını peynir ekmekle yemiş olması gerekiyor.

Suriye’de Rusya engeli, Suriye topraklarında PYD etkisindeki Kürtlerin “hamle üstünlüğü”, buna karşı NATO’daki baş müttefik Amerika ile Suriye konusunda giderek açılan makas.

Kısacası, bir “diplomatik bozgun” hali.

Kısacası, daha önce, hatta aylar önce, vurguladığımız durumun bir kez daha altını çizelim:

Suriye ile birlikte, Türkiye’nin dış politikanın iflâs etmiştir!