'Yahudi Sokağı'ndan Ortadoğu ve AB'ye bakış...

Juden Gasse'yi konferanstan daha önce görmüş olsaydım, konuyu mutlaka oraya getirirdim; Yahudilerin Avusturya tarihinde oynadığı parlak rolü, belki de gelecekte şu anda tüm ayırımcılığın ve "fobiler"in hedefinde olan "Müslümanlar"ın oynayabileceğine değinirdim
'Yahudi Sokağı'ndan Ortadoğu ve AB'ye bakış...

En sağda Andreas Schieder, benim yanımdaki ise Sebastian Schublach...

VİYANA- Avusturya başkentinin  neredeyse en merkezi noktası. Şehrin simgesi sayılan, 700 yıllık St. Stephen Katedrali’nin, Almanca original ismiyle Stephansdom’un az ötesinde soluk ışıkların aydınlattığı bir sokaktan hafif eğimli bir tepeye tırmandığımda görüyorum Juden Gasse yazısını.

Juden Gasse yani Yahudi Sokağı. Viyana’nın Yahudi mahallesinin giriş noktası. Katolikliğin merkez kilisesine neredeyse bir taş atımlık uzaklıkta yani yakınlıkta.

Belki de bir yönüyle “aldatıcı” bir “Batı çok-kültürlüğü”nün canlı kanıtları gibi duruyorlar Viyana’nın ortasında. Juden Gasse’nin soluk ışıklarında yürürken bu sokağın bir zamanların kimlerin mekanı olmuş olduğunu aklımdan geçiriyorum. Bu sokağı ve çevresini, Sigmund Freud’un adımları arşınlamıştı. Ve diğer Avusturyalı ve Viyanalı büyük Yahudi müzik adamları ve düşünce adamları…

Örneğin, Gustav Mahler, Arnold Schoenberg, Alban Berg, Ludwig Wittgenstein, Max Reinhardt... Hatta “valsin kralı” Johann Strauss bile Yahudi bir büyükbabaya sahip olduğuna göre, buralarda çok kez bulunmuş olmalı…

Budapeşteli olmakla birlikte gazetecilik hayatını Viyana’da sürdürmüş olan ve Siyonizm düşüncesinin başını çekerek, İsrail’in “ideolojik kurucu babası” sayılan Theodor Herzl de mutlaka ömrünün çok büyük bölümünü burada geçirmişti. 18 yaşında gelmişti Viyana’ya. 1904’te öldüğünde Viyana’ya gömüldü; İsrail’in kuruluşundan sonra 1949’a Kudüs’te bugünkü mezarına nakledilene kadar.

Yan gözle İbranice yazılı binaları süzüyorum. Theodor Herzl, mutlaka İsrail’in kuruluşuna giden ve Ortadoğu’da ve hatta dünyanın her yerindeki milyonlarca insanın, bu arada bizlerin de hayatını etkilemiş olan gelişmelerde rolü olan görüşlerinin bir bölümünü, işte buralarda bir yerlerde yazıya döktü düşüncesini zihnimden geçiriyorum.

Yahudilerin Avusturya ve öncesindeki Habsburg, diğer adıyla Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndaki rolleri çok büyük ve çok önemliydi. 

İkinci Dünya Savaşı’nda başlarına gelen büyük felâketten de paylarını aldılar. Onbinlerce Yahudi’nin, Juden Gasse ahalisinin ömürleri başta Polonya’daki Auschwitz, temerküz kamplarında son buldu.

İkinci Dünya Savaşı başında Hitler’in Nazi Almanya’sı ile “anschluss” yani “ilhak” sonucunda birleşmiş olan ve tüm Nazi günahlarına ortak olmuş olan Avusturya, savaş sonrasında, Yahudilerden özür dileyen ülkelerin başında yer aldı. Yahudi yaşamı, yüzyıllar boyu büyük izler bırakmış olan yeniden kurulmaya başlandı.

Ve yine Avusturya yaşamında büyük izler bırakmaya başladılar. Bunların en başında Bruno Kreisky geldi. Avusturya’nın 1956-1966 arası Dışişleri Bakanı, 1970’ten 1983 Şansölyesi yani Başbakanı. Avusturya tarihinin en başarılı “sosyalist lideri” sayılıyor. Avusturya’ya “Soğuk Savaş” döneminde “tarafsızlık  politikası” ile dünya sahnesinde “büyük moral ve siyasi ağırlık kazandırmış uluslararası kalibrede devlet adamı” tanımlamasıyla tarih siciline ismini kaydettirmişti.

İsrail ile ise yıldızı pek barışmadı. Likud’un tarihi lideri Menahem Begin’i “terörist”, partiyi ise “faşist” olarak nitelemişti. 1980’de Filistin Kurtuluş Örgütü’nü tanımış, Yasir Arafat ile yakın dostluk kurmuştu.

Onun liderliğini yaptığı ve şu sırada Avusturya’da iktidar ortağı olan SPÖ’nün (Sosyal-Demokrat Parti) ve partinin düşünce kuruluşu, kurucu liderinin adını taşıyan Karl Renner-Institut’un davetlisi olarak Viyana’dayım. Bruno Kreisky’nin adını taşıyan toplantı salonunda açış konuşmasını “SPÖ’nün Parlamento Grubu’nun Başkanı” ve “Avusturya’nın gelecekteki Başbakan adayı ve şu andaki en güçlü adamı” olarak bana tanıtılan Andreas Schieder açıyor.

Benden, “Türkiye’deki toplumsal kutuplaşma, Türkiye demokrasiye mi, otokrasiye doğru mu gidiyor? Türkiye’de demokrasinin geleceği, bağımsız medyanın durumu, muhalefet ve Kürt siyaseti (HDP, vs.) Türkiye’nin bölgedeki rolü (Suriye, IŞİD, Irak) ve mülteci politikaları, Avrupa Birliği’nin almış olduğu pozisyon” gibi “konu başlıkları”nda konuşmam istenmişti.

Tarihi, epey önceden belirlenmiş bir “Viyana Buluşması”ydı. Buna Viyana’ya iki hafta önce gönderilen bir mesaj ile “Bir de dün meydana gelen olayı da gözönüne alarak, Rusya ile ilişkileri de ekleyelim” dediler.

 Viyana uçağına binmeden önce “Türkiye’nin Musul politikası” da ilave edildi.

SPÖ lideri Andreas Scheider ve Karl-Renner Institut’un Uluslararası İlişkiler Bölümü sorumlusu Sebastian Schublach’ın ardından kürsüye geldiğimde, “Benden konuşmam için istenen her bir konu başlığı için, sabahtan akşama dek sürecek paneller ile iki günlük sempozyumlar ve 40 dolayında ayrı kişinin sunabileceği tebliğler gerekiyor” diye söze başladım.

Avusturya’nın her yönünden, saatler uzaklıktaki mesafelerden gelmiş olan Avusturyalılardan, Avusturya’da yaşayan Türkiye’li Kürtlere, Türklere, Kerküklü Türkmenlere, Hataylı ve Suriye’dekilerle akraba Alevilere kadar renkli ve kalabalık bir topluluk ile çok canlı bir Türkiye sohbeti oldu.

Avusturya, Avrupa’nın diğer bölümleri gibi başta “Suriyeli çoğunluklu” olmak üzere büyük bir “mülteci dalgası şoku” yaşıyor. Hatta Sebastian Schublach bana “Kişi başına düşen nüfusa vurulan mülteci oranı bakımından Almanya’nın önündeyiz” dedi.

Suriyeli mülteciler konusu, tıpkı Fransa’daki Le Pen gibi burada da aşırı-sağcı ve milliyetçi partinin, Jürgen Haider’in yerini alan Heinz-Christian Strache’nin partisinin güçlenmeye başlamasına yol açmış,

Avrupa’nın en “otokratik” yöneticisi, en büyük “Suriyeli mülteci düşmanı” olarak temayüz eden ve kendi ifadesi ile bir “Tayyip Erdoğan hayranı” olan Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın popülaritesi de Avusturya’da çok yükselmiş. “’Ecdadımız’ göndermesi yaparak, Orban’ı başınıza getirin, böylece Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu ihya etmiş olursunuz” diye takılıyorum.

Aslında konu öylesine ciddi ki konuşmam bittikten sonra Avusturyalılardan gelen soruların büyük bölümü, “AB ile Tayyip Erdoğan arasında mülteciler konusunda varılmış olan uzlaşma”, “bunun geçerlilik şansı”, “Tayyip Erdoğan’ın AB üyeliğini gerçekten isteyip istemediği” vs. gibi konu başlıkları üzerinde yoğunlaşıyor.

Suriye’de “vekalet yolu ile küçük ölçekte bir ‘dünya savaşı’ yaşandığını, bunun tıpkı Avrupa tarihinin ‘Otuz Yıl Savaşları’ gibi uzun süreceğini, ufukta bir ‘Ortadoğu Westphalia’sı’ görünmediğini ve mülteci dalgalarının önlenemeyeceğini, Roma İmpatorluğu’na yönelik Vizigot, Ostrogot dalgalarıyla Avrupa, tarihte, nasıl kimlik ve yapı değiştirmişse,  gelecekte de benzer durumu Ortadoğu üzerinden yaşayacağını” söylüyorum.

Juden Gasse’yi konferanstan daha önce görmüş olsaydım, konuyu mutlaka oraya getirirdim; Yahudilerin Avusturya tarihinde oynadığı parlak rolü, belki de gelecekte şu anda tüm ayırımcılığın ve “fobiler”in hedefinde olan “Müslümanlar”ın oynayabileceğine değinirdim.

Holocaust, Avusturya’nın yüzünde leke olarak kaldı. Ama “Yahudi rolü”nün devamını, Bruno Kreisky örneğinde olduğu gibi engelleyemedi. Bugün, Avrupa’da canlanmakta olan “milliyetçilik” ve türevleri sayılabilecek cereyanların da AB bölgesinin yaşamaktan kurtulamayacağı büyük altüst oluş sonucunda “ölümsüz” olmayacağını söylerdim.

Avusturya’da yaşayan Türkiyeliler, “Türkiye’nin siyasi durumu, bölge politikası ve geleceği” ile ilgili neler mi sordular?

En ilginç olanı bence, şu soruydu:

“Şu anda izlenmekte olan politika ile Enver Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı başında izlediği ve savaşın sonunda ülkenin ve devletin felaketine yol açan politika arasında bir benzerlik görüyor musunuz? Böyle bir benzerlik kuruyor musunuz?”