Yaralı Bayram...

Ergenekon kararları, hayli 'kutuplaşmış' ve iktidarın ?Gezi üzerinden- 'gerginlik ve baskı politikası'ndan medet umduğu bir ülkede yeni yaralar açtı.
Yaralı Bayram...

Bugün Bayram. Mübarek ramazan ayını noktalayan Ramazan Bayramı. Bu vesileyle basmakalıp cümleler hatırlatılır; zira Ramazan Bayramı, ‘barışma’ vesilesidir. ‘Küskünlükler’e son verilir. 

Eğer ramazan adına uygun yaşanan bir ay olabilse, bu cümlelerin bir anlamı olabilirdi. Ama siyaset, kutsallığı ‘öldürdüğü’ için bu cümleler, fazla bir anlam taşımıyor. Örneğin, 1980-1988 arasında tam sekiz yıl süren ve her iki Müslüman halkın yaşadığı iki ülke -İran ile Irak- arasındaki savaş, o sekiz yıllık süre içinde bir buçuk milyona yakın can aldı. Aradaki süre içinde ne sekiz ramazanı dinledi ne de sekiz Ramazan Bayramı’nı. 

Bu bayrama da son yıllarda görülmemiş ölçüde kutuplaşmış bir Türkiye’de giriyoruz. Ay boyunca gerek Başbakan gerekse iktidar ileri gelenleri hemen her gün iftar yemekleri vesilesiyle nutuk attılar. 2013 yılının yaz başına iki hafta içine sığan Taksim-Gezi kimyalarını öylesine bozdu ki, her iftar konuşmasında sözü dönüp dolaştırıp Gezi’ye getirdiler. Siyasi gerilimi tırmandıracak cinsten konuşmalar yaptılar. Aralarından bir tanesi kalktı, Gezi’ye katılanların ‘müebbet hapis’le cezalandırılması gerektiğini söyleyecek kadar kendisini kaybetti. Üstelik, bu kişi yakın zamana dek Adalet Bakanı sıfatı taşımış bir kişiydi. 

İki hafta boyunca Gezi’de yatıp kalkanların kendileri artık Gezi’yle yatıp kalkmıyorlar ama Gezi hâlâ Türkiye’nin gündeminden çıkmıyorsa bu, Başbakan ve ekibinin sayesinde. Her gün Gezi’den söz ediyorlar; Gezi’ye gönderme yapıyorlar ve Gezi üzerinden toplumu bölen ve tehlikeli bir kutuplaşmayı oluşturan kötü tohumlar saçıyorlar.
Üstelik, bunu ‘politika gereği’ olarak, yani ‘bilinçli’ biçimde yaptıklarını, Ak Parti’nin sözcülüğünü yapanların yazılı-sözlü değerlendirmelerinden öğreniyoruz. 

Gezi’nin yansıttığı bir dizi sevimsiz gerçekten biri, Başbakan yandaşı Ak Partili ‘entelektüeller’in sığlığını, düşünce yoksulluğunu ortaya çıkartması oldu. Bunların Gezi’yle ilgili tek bir ‘olumlu’ değerlendirmesi var; o da -bunlara göre- Gezi’nin Ak Parti’yi ‘teyakkuza geçirmiş’ ve böylece ‘saflarını sıklaştırması’na yani ‘güçlenmesi’ne yol açmış.
Her ağzını açtıkça batan ‘başdanışman’lardan biri, bu ‘tez’i sık işliyor. Elbette, bu ‘tez’in doğru dürüst tercümesinde yarar var. Bu, bir yanıyla şu demek: Gezi olaylarını vesile ederek, Başbakan, parti içinde mutlak iktidarını pekiştirdi. Önümüzdeki yıla dönük iddialarını tahkim edecek şekilde, muhtemel rakiplerini caydırdı. Tabanında safları sıklaştırdı.
Ak Parti’nin ‘güçlenmesi’nden anlaşılan buysa, -ki, başka bir anlamı yok- Başbakan’ın parti içi, Türkiye içi ve dış dünyadaki denge hesaplarının tutması ve Başbakan’ın ‘yedirtilmeyerek’, iktidarının sürdürülebilmesi için Türkiye’de bir ‘gerginlik politikası’ izlenmesi ve ülkenin ‘kutuplaştırılması’ gerekecek. 

Bu politikanın ‘vidaları’, ancak Başbakan uygun gördüğü anda gevşetilecek. (Balkon konuşmaları ya da “Çözüm süreci sürecek; dönüş yok” açıklamaları örnekleri görüldüğü üzre.)
Hal böyle olduğu için bayram arefesinin arefesinde gelen Ergenekon kararlarını da söz konusu ‘siyaset iklimi’ çerçevesinde solumaya mecburuz. Vicdan sahibi, demokrasi kültüründen nasibini almış, gerçek anlamında demokratik hukuk devletinde yaşama özlemi taşıyan (dolayısıyla askeri darbelerin radikal karşıtı olan) herkes, söz konusu kararlar sonucunda ‘adalet duygusunun yara almış olduğu’nda mutabık kaldı. 

Ergenekon kararları, zaten hayli ‘kutuplaşmış’ ve iktidarın –Gezi üzerinden- ‘gerginlik ve baskı politikası’ndan medet umduğu bir ülkeye, kapanmamış yeni bir dosya armağan etti, yeni yaralar açtı. 

Bunlara göre Türkiye, ‘tarihinin en büyük hukuki hesaplaşmasını başarmış’ ve ‘askeri darbeler bu kararla topyekûn mahkûm edilmiş.’ Keşke öyle olsaydı. Öyle olmadı ama.
Bir karşılaştırma yapalım. 

Nürnberg’de altı yıl boyunca tüm dünyayı kana bulamış olan Nazi sorumluları yargılandı. Savaş suçları mahkemesiydi. Kaç ulusun, kaç ülkenin kanına girilmişti. İntihar etmiş olan en üst düzeydeki üç sorumlu Hitler, Himmler ve Goebbels dışında kalanlar yargı önüne çıktı. Mahkeme 1945 Kasımı’nda başladı. 1946 Ekim başında bitti. Bir yıldan az sürdü. Mahkeme safahatince ‘usul hataları’, ‘savunma hakkının kısıtlanması’ gibi ihlaller yaşanmadı. 

Nürnberg’de yargılanan 22 kişiden 11’i ölüm cezasına, 3’ü müebbet hapse çarptırılmış, 4 kişiye 10 ila 20 yıl arasında değişen hapis cezaları verilmiş, 3 kişi de beraat etmişti.
Ergenekon kararlarında 20 müebbet var; bunların (yanlış saymadıysam) 12’si ağırlaştırılmış müebbet. Yani, Türkiye’de idam cezası kalkmamış olsa, 12 kişi için ‘idam kararı’ verilmiş olacaktı. 10 yıl ve üzerinde –bazıları 40 küsur yıl- hapis cezası alan 39 kişi saydım.
Radikal’de dün kapak olan ‘Ergenekon aritmetiği’ne göre, 11’i örgüt yöneticiliğinden 180 kişi örgüt üyeliği cezasına çarptırılırken ‘darbeye teşebbüs’ iddiasıyla cezalandırılan 31 kişi var. Cezalar yukarıdaki gibi. 

Nürnberg kararlarıyla karşılaştırıldığında –basit bir aritmetik ile- ‘Ergenekon kararları’nın, adalet duygusunun kabul etmesi mümkün olmayan bir görüntü verdiği ortada. Ve karar günü, -nedense- ‘küskünlerin barışması gereken’ Ramazan Bayramı’nın 48 saat öncesi olarak belirlendi.
Ramazan ayının sona erip, bugün bayram olmasının en sevindirici ve ‘hayırlı’ yanı, bu nedenle, ‘barışma günü’, ‘küskünlüklerin geride bırakılması’ günü olmasından ziyade, toplumu bölücü iftar konuşmaları imkânın ortadan kalkması ve insanların önümüzdeki birkaç gün kafasını dinleyebilecek olması olacaktı. Ama eğer ‘Ergenekon kararları’ ile ‘yaraya tuz basılmamış’ olsaydı...
Bugün Bayram. Basmakalıp bir cümleyle noktalayalım:
Bayramınız mübarek olsun!