Yaşar Abi...  

Seni nasıl yazalım Yaşar Abi. Yazılacak ne varsa sen yazdın zaten şu 92 yıllık kısacık ömründe. Senden daha iyi yazacak halimiz yok ki Yaşar Abi.

Yeryüzünün üzerine elveda dediğin haberi, bana, “Kürt Sorunu ve Barış” başlıklı bir panelde konuşma yapmak üzere kürsüde bulunduğum sırada ulaştı Yaşar Abi.

İkimizi birbirine bağlayan en temel üç sözcük, iki kavram –Kürt sorunu, barış- üzerinden son kez ve tuhaf bir iletişim kurdun benimle.

Aramıza dönmen için hiçbir umut olmadığını bildiğim için zihnimi aramızdan ayrılış anını duymaya çoktan hazırlamıştım. Hatta, sağdan-soldan “Otur bir Yaşar Kemal yazısı yaz” telkinleri de oluyordu. Yapmadım. Yapamadım.

Sen daha gökkubbenin altında, toprağın üzerindeyken elim gitmediği için değil sadece. Elim gitmemişti doğru ama seninle ilgili yüreğimin en dibinden gelen öyle yazılar yazmıştım ki, ardından yazacaklarımın onların hayli gerisinde kalacağından korkuyordum. Beceremeyecektim.

Mahkûm olduğun sıradaydı biri. 1990’lı yıllarda bir gün. Bir de Tilda’nın ardından yazmıştım. 2000’lerin başlarında. Her ikisini de okumuş olduğunu biliyordum. O yazılarımdan haberdar olmandan çok mutlu olmuştum. Tilda’ya ilgili olanı, onunla olduğu kadarıyla, hatta daha fazlasıyla seninle ilgiliydi.

Seninle ilgili duygularımı yazıya vurmayı daha önce bu yazılarla tüketmiştim sanki. Ardından yazabilecek bir şeyim kalmamıştı yani. Hem günlerdir seni düşündükçe, insan ötesi bir şey olduğuna hükmeder olmuştum. Sen, kişiliğinle, cüssenle, tek gözlü karizmanla, insan şekline bürünmüş bir anıt gibiydin. Kanlı canlı bir heykel.

Tam böyleydin be Yaşar Abi. Böyle bir insan-anıt veya anıt-insan benim gibi birisini onu yazmaktan aciz bırakır.

Senin gibi bir insan-anıtı veya anıt-insanı görmüş olmak şans, tanımış olmak bir imtiyazdı.

Ben o şanslı ve de imtiyazlı insanlardan biriydim Yaşar Abi. Benim yaşam sürem sadece senin gibi ölümsüz bir dev ile aynı döneme denk geldiği için değil. Seni aracısız doğrudan tanıma şansına erişmiş, nice ortak anı biriktirmiş olabildiğim için.

Senin gibi ölümsüz bir dev ile, senin için çok önemli coğrafyalar ile ilgimden ötürü sanki beni ayrı bir severdin Yaşar Abi. Ya da ben öyle hissetmek isterdim. Sen de hissettirirdin ama.

Ama sen zaten koca bir sevgi bedeniydin Yaşar Abi. Dağları, taşları, kuşları, ovayı, denizi ve insanoğlunu nasıl severdin öyle. Senin gibi sevmeden herbiri ölümsüzleşmiş birer anıt olan o eserleri kim verebilirdi ki.

Seninle tanışıklığım küçük bir çocukken elimden düşüremeyip, kaç kez okuduğumu hatırlamadığım İnce Memed ile başlamıştı. Sonra Cumhuriyet’te çıkan olağanüstü röportajların; başta Çukurova Yana Yana, Bu Diyar Baştan Başa. Hele o destanlar, Üç Anadolu Efsanesi, Ağrı Dağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi.  Sarı Sıcak’taki öykülerin. Ama ille de romanların; Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf, Yılanı Öldürseler, Al Gözüm Seyreyle Salih, Deniz Küstü...

Dünyaya otuz yıl geç gelseymişim, roman diye ilk tanışacağım İnce Memed yerine Filler Sultanı ile Kırmızı Topal Karınca olurdu herhalde. İnsan sevgin eşsiz olduğu için çocukları da çok severdin ve onlar için özel bir roman da yazmıştın işte.

Bu ülkenin insanlarını ve toprağını herhalde sen sevdirdin bana ve bizlere Yaşar Abi.

İnsan çilesini senin kadar içinde duyan kim olabilirdi diye düşündüm hep. Bir gün (2009 yılı Ağustos sonuydu) ailenin köklerinin bulunduğu Erciş yakınlarından geçerken aklıma düşmüş, sana ata toprağından bir selam sarkıtayım diye aramıştım. Bana, o an yanımda olsan ancak yapabileceğin bir görsel kesinlik ve ayrıntı ile, o sırada yanından geçmekte olduğum Zilan Deresi’ni öylesine tasvir ederek anlatmaya başlamıştın ki, karış karış ayak bastığın Zilan Vadisi’ni çoktan arkada bırakmış, neredeyse Tatvan’a yaklaşmış, Süphan’ı görüş ufkumuzdan kaybetmiştik, sen halâ 1930’larda yaşanmış Zilan Deresi Katliamı’nı anlatıyordun.

Varoluşa senin kadar tutkulu kim olabilirdi. Bir taş dibinde açan çiçeğin tasviri senin dışında kim tarafından öylesine canlı ve heyecanlı bir şekilde yapılabilirdi. Çok genç yaşımda Ortadirek’i okurken, öyle ayrıntılı ve uzun bir doğa tasvirine başlamıştın ki, bir ara, Yaşar Kemal –daha o tarihte Yaşar Kemal’din benim için henüz Yaşar Abi olmamıştın- ırgatları bu roman bitmeden Çukurova’ya indirecek mi diye düşünceye dalmıştım.

60’lı yılların başında Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu sıralarında önce aile mensuplarımı tanıdın. Ardından siyasi eylem zemininde ikimiz tanıştık. Ve sonra, aynı gazetenin koridorlarında yıllar süren beraberlik. Yaşar Abi idin artık... 1970’ler, 1980’ler...

Daha da sonra, Kürt sorunu başta, demokrasi konularında paylaştığımız insani ve demokrasi sorunlarına dair bir nevi “davâ arkadaşı” bile olmuştuk. Bizler gibi pir-i faniler için ne büyük onur senin gibi “insandan öte bir şey” ile yiyip içmiş, oturup kalkmış olmak, bağırmış, çağırmış, tartışmış, kahkahalarla gülmüş olmak.

Ne güzel gülerdin be Yaşar Abi. O kendine özgü minik kahkahanı atarken kör gözün ışıldar, tek gözün iyice kısılırdı. O yüzün ne güzel bir hal alırdı. Hep de gülerdin zaten.

Gökyüzünün altına, yeryüzünün üstüne elveda demiş olduğun haberini duyduğum anda, ışık hızıyla nice anı geçti beyin kıvrımlarımın içinden.

Hangi birini yazayım; ayrıca niye yazayım. Kime ne. Hem sen bizim gibi bir insan değildin ki Yaşar Abi. İnsan şekline bürünmüş Allah vergisi bir anıttın sen. Kanlı canlı, heyecanlı, görüldüğü anda insana heyecan veren bir heykel, içinde bulunduğu topluluklara mutluluk aşılayan bir anıt-insan.

Seni nasıl yazalım Yaşar Abi. Yazılacak ne varsa sen yazdın zaten şu 92 yıllık kısacık ömründe. Senden daha iyi yazacak halimiz yok ki Yaşar Abi.

Varlığını bilerek yaşamak, sık sık görüşüyor olmasak bile, bambaşkaydı. Aynı gökkubbenin altını paylaştığımız, varolduğunu bildiğimiz bir büyük devdin sen. Yerin altına ineceğin bugünden itibaren ise, hayatımızın geri kalan kısmı için kocaman bir boşluksun.

Hey gidi hey… Yaşar Abi…