Yeni kral, yeni sultan...

Kralı Abdullah'ın ölümünden sonra Ortadoğu'nun mevcut son derece kaotik ortamında Suudilerin "güvenlikçi bir rejim"e yönelmeleri nasıl bir bölge panoraması çizebilir?

BEYRUT- Sabah uyanıp Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın 90 yaşında hayatını kaybettiğini öğrenir öğrenmez aklımdan ilk önce “Başbakan Tamam Selam ile benim randevu muhtemelen güme gidecek” düşüncesi geçti.

Nitekim birkaç dakika içinde, Lübnan Başbakanlık bürosu, “Başbakan Selam’ın taziye için aniden Riyad’a hareket etmiş olmasından ötürü randevumuzun iptal edilmek zorunda kaldığını” bildirdi.

“Hadim el-Harameyn” yani “İki Kutsal Yerin Hizmetkârı” (yani Mekke ve Medine’nin) vefat edince, Sünni Arap dünyası için Riyad’a koşmaktan daha öncelikli hiçbir şey olamaz. “Hadim el-Harameyn”, esas olarak Suudiler tarafından Suudi Arabistan Kralı anlamında kullanılıyor.

Arap dünyasının aşağı yukarı tüm Sünni merkezlerinde olduğu gibi “Sünniler”e ayrılmış olan Lübnan Başbakanlık makamı da “biat makamı” olarak Riyad’ı görüyor.

Dün gün boyu Arap televizyonlarında ifade edildiği haliyle “biat törenleri”ni izledim. Ölen kralın cenazesi “yeni kral”a “biat”

Tabii, Suudi Arabistan’ın Sünni dünyadaki nüfuzlu yeri sadece Kral’ın “Hadim el-Harameyn” olmasından kaynaklanmıyor. Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol üreticisi olmasının kendisine sağladığı mali gücüyle “Sünni dünyanın kasası” gibi.

Kral Abdullah uzun süredir hastaydı ve ölümü beklenirken Suudi kraliyet ailesi içinde keskin bir “iktidar mücadelesi”nin cereyan ettiği söylentileri yayılıyordu.

Bu yüzden yaşanacak bir “siyasi kriz”, Suudi Arabistan’ın petrol devi ve ayrıca dünyanın “Sünni kasası” olmasından ötürü çok ciddi ve tüm uluslararası sistemi etkileyebilecek sonuçlar doğurmaya aday sayılıyordu.

Kral Abdullah’ın ölümüyle birlikte “geçiş” bu bakımdan hızlı, sakin ve tüm söylentileri -en azından şimdilik- boşa çıkarıcı bir şekilde gerçekleşti.

“Kral öldü, yaşasın kral” deyişini doğrulayacak biçimde, yeni Kral Salman bin Abdülaziz tahta çıktı. Abdullah, Vahhabi usulüne uygun biçimde, hızlıca defnedildi. Tabuta bile konmadan, kefenin üzerindeki bir örtüyle taşınarak... Toprağa verilirken, örtü çekildi, kefenli naaşı mezarına indirildi ve mezar yine Vahhabi geleneğine uyularak dümdüz bırakılarak ve üzerine taş dikilmeden kapatıldı.

Yeni kral ile birlikte bazı ilginç “yenilikler” de geldi.

Salman’ın krallığı ile daha önce de olduğu gibi veliaht prens de ilân edildi. Kral’ın ana ayrı kardeşi Prens Muqrin veliaht oldu. Muqrin, Abdülaziz’in oğullarının sonuncusu 69 yaşında. 1953 yılında Abdülaziz’in ölümünden bu yana tahta oğulları -yani baba bir, ana ayrı kardeşler- yaş sırasına göre çıkıyorlar.

Yenilik, bu defa ilk kez “veliahdın veliahdı”nın da ilân edilmesi oldu. İkinci kuşaktan olan İçişleri Bakanı Prens Nayif’in adı “iktidar mücadelesi”nin önünü almak ve “süreklilik” namına “veliahdın veliahdı” olarak açıklandı.

90 yaşında vefat etmiş olan Kral’ın yerine 80’lik bir Prens’in “yeni kral” olması, onun boşalttığı veliahtlık makamına 70’lik birisinin geçirilmesi haliyle “Suudi Arabistan yönetiminde gençleştirme” esprilerine yol açtı.

Ama “veliahdın veliahdı” diye bir makamın ilk kez ihdas edilmesi ve üstelik bu makama getirilen Prens Nayif’in kuzenler arasında en yaşlısının olmaması gerçekten de başlı başına bir yenilik.

1932 yılında Kral Abdülaziz ibn Suud’dan bu yana Suudi Arabistan’da iktidar devrinde böyle bir şey ilk kez gerçekleşiyor ve “geleneğin terkedilmesi”ne işaret ediyor.

Suudi kraliyet ailesinin sayısı -prensleriyle- 8000. Bu 8000 içinde “en üstteki 3 kişi” olarak dizilen “yeni iktidar merkezi”nin tümünün “güvenlikçi” olmaları, üzerinde durmaya değer.

Yeni Kral Salman, daha önce “istihbarat örgütünün başı” imiş. Yeni Veliaht Prens Muqrin ise “İç Muhafız Gücü”nün başı. Hiyerarşide üç numaraya oturan Prens Nayif ise İçişleri Bakanı.

Böylece, yeni Suudi iktidarı, “güvenlikçi bir yapı” ile kendisini ortaya koyuyor. Bu “üçlü”nün en bilinen ikili ortak özelliği ise, 1) Suudi kraliyet ailesi içinde IŞİD, an-Nusra ve el-Kaide çizgisine en sert biçimde karşı olan kanadı teşkil etmeleri; ve 2) Katı birer İran karşıtı olmaları.

Birinci yönleri, Ortadoğu’da IŞİD’le mücadeleyi Suriye’deki Başşar rejimiyle mücadeleden daha öncelikli gören Obama yönetiminin başını çektiği “koalisyon”da işini çok kolaylaştıracak nitelikte. Ama İran karşıtlıkları ise Tahran ile uzlaşma hesapları yapan Obama yönetiminin işini zora sokacak gibi.

Ortadoğu’nun mevcut son derece kaotik ortamında Suudilerin de “güvenlikçi bir rejim”e yönelmeleri nasıl bir bölge panoraması çizebilir?

Bir yanda, Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut-Sanaa ekseninden söz edilirken, Riyad-Körfez ülkeleri-Kahire Sünni ekseni pekiştirileceğe benziyor.

Ortadoğu Sünni ekseninin omurgası böyle kurulurken, iki ayrı “merkez” daha söz konusu. Biri, özellikle IŞİD-an Nusra-el Kaide diye sıralanabilecek “devlet olmayan aktörler”in oluşturduğu eksen (Bunların arasında IŞİD, “hilafet” iddiasıyla, devlet kurma girişimiyle farklılık gösteriyor). Bir başka deyime, Selefi-Cihadi unsurlar tarafından da temsil edilen “Sünni iklim” ve bir de bölgenin “yalnız devleti” Türkiye.

Bu arada bölge dengeleri bakımından dikkate değer bir başka gelişme de, Mısır’ın “Suriye denklemi”ne girme niyetinin ortaya çıkması. Kahire’de “Suriyeli muhalifleri” ama “örgüt kimlikleri” ile değil “şahıslar” olarak bir araya getirme girişimi söz konusu. Bu girişimi, yeni Suudi iktidarının desteklemesi çok kuvvetle muhtemel. Ayrıca, Amerikalıların da “Kahire girişimi”ne onay verdiği öne sürülüyor.

Lübnan’ın Suriye-İran hattına (yani Hizbullah’a da) yakın en etkili gazetesi As-Sefir, söz konusu girişimi “Kahire, Suriye muhalefetini İstanbul’un elinden alıyor” başlığıyla selamladı.

Türkiye, Suriye muhalefeti kartını da kaybederse, Ortadoğu’nun Sünni alanında IŞİD ve an-Nusra gibi güçler dışında kimlerle işbirliği yapacak?

Bu soru, benim aklıma gelen bir soru. Yoksa Ortadoğu’nun temel aktörleri bu soru ve cevabıyla şu ara meşgul değiller.

Bunun bir sebebi, Türkiye’deki iktidarın iç kamuoyuna dönük “şişinmeleri” burada hiç heyecan yaratmıyor. Pek ciddiye de alınmıyor. Suriye’de istediği ve iddia ettiği hiçbir şeyi gerçekleştirememiş bir Türkiye, nüfuzlu bir güç değil artık Ortadoğu’da.

Bir diğer ve elbette daha öne çıkmış olan sebebi ise Ortadoğu’nun Türkiye’den daha etkili rol oynayan aktörlerinin yeni gelişmelere gebe olması.

Suudi Arabistan’ın yeni kralı ve yeni yönetimi var. Bir buçuk ay sonra İsrail’de seçim var ve Netanyahu’nun gitme ihtimali var.

Türkiye’de yakın gelecekteki seçimleri ise pek merak eden yok. Çünkü tüm Ortadoğu’dan göründüğü kadarıyla Türkiye’ye baktıklarında ne gördüklerini Beyrut’ta hafif alaycı bir şekilde söylüyorlar:

“Sultan” var.

Suudi Arabistan’dakine Arapça “kral” anlamında “melik”, Prenslere ise “emir” diyorlar. Konu, Türkiye’ye ve cumhurbaşkanına geldiği vakit, onun adı ve sıfatını farklı şekilde söylüyorlar: “Sultan”!

Suudi Arabistan’da iki gündür “yeni kral”, Türkiye’de bir süredir “yeni sultan” var.

İlkinin parası, ikincisinin havası var.