'Yeni Türkiye' ve Abdullah Gül'ün yeri...

Son derece parlak ve başarı kişisel kariyerini, Çankaya'ya halk oyu ile çıkan ilk Türk cumhurbaşkanı olarak taçlandıran Tayyip Erdoğan'ın, cumhurbaşkanlığını, "başkanlık-yarı-başkanlık rejimi"ni yerleştirmek için değerlendireceğine kimsenin kuşkusu olmamalı.

Cumhurbaşkanlığı seçim zaferi, Türkiye’nin “Tayyip Erdoğan mühürlü” yeni bir döneme adım atmış olduğunun “tescili” oldu. Ülke, zaten, uzun bir süredir, “Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’si”ne dönüşmüş vaziyette idi. Ama, cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları ile, bu durum “tescil” edildiği gibi, önümüzdeki en az beş yıl böyle olacağı da “teyit” edildi.

Çünkü, daha önce defalarca altı çizilmiş olduğu gibi, cumhurbaşkanı seçimini bu kez “özel” kılan iki “unsur” söz konusu idi:

1) Cumhurbaşkanı’nın cumhuriyet tarihinde ilk kez halk tarafından seçilecek olması;

2) Cumhurbaşkanlığı seçimine giren adaylardan birinin, iktidarın neredeyse tümünü kendi ellerinde toplamak isteyen, başbakanlıkta 11 yılını ardında bırakmış olan Tayyip Erdoğan olması.

Tayyip Erdoğan’ın “Çankaya ikameti”ni, kendisinden öncekilerden farklı olarak değerlendirmek istediği de biliniyordu. Seçim sonucunu, kazanması halinde, “rejim değişikliğini zorlayıcı” bir şekilde kullanacağı bir sır değildi. Türkiye, Tayyip Erdoğan’ın –özellikle ilk turda kazanması durumunda- bir başkanlık ya da yarı-başkanlık rejimine geçmek için zorlanacaktı.

Lamı cimi yok, hangi istatistiki yorumu yaparsanız yapın; kazandı. Yaklaşık yüzde 52’de olsa –bugüne dek AKP’nin herhangi bir seçimde elde ettiği oy oranının üzerinde- ilk turda kazandı.

Son derece parlak ve başarı kişisel kariyerini, Çankaya’ya halk oyu ile çıkan ilk Türk cumhurbaşkanı olarak taçlandıran Tayyip Erdoğan’ın, cumhurbaşkanlığını, “başkanlık-yarı-başkanlık rejimi”ni yerleştirmek için değerlendireceğine ve bu yönde hamleler yapacağına, bu amaca ulaşmak için bir “takvim” oluşturacağına ve hamle zamanlamalarını belirli “taktik” adımlarla yerine getireceğine kimsenin kuşkusu olmamalı.

Böyle davranacağını, Abdullah Gül’ün AKP genel başkanlığı ve dolayısıyla başbakanlığına mecbur kalmayacak şekilde, halıyı onun ayaklarının altından, daha seçilişinin 24 saati dolmadan çekerek ortaya da koydu zaten.

Aksine neler söylenirse söylensin; neler yazılırsa yazılsın, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ile “iktidar paylaşımı”nı hiçbir vakit istememişti. Aslında, 2007’de onun cumhurbaşkanlığını da istememişti ki, 2014’te kendi “başkanlık rejimi”nin önüne set çekecek olan başbakanlığını istesin.

2007’de de cumhurbaşkanı olmayı önce isteyen Tayyip Erdoğan idi. “Konjonktür” ve ülkenin iç dengelerinin buna pek imkân vermeyeceğini sezdiği noktada, başbakanlık hesapları yapan dönemin dışişleri bakanı Abdullah Gül’ün ismi, Erdoğan tarafından AKP’nin adayı olarak, “Kardeşimiz Abdullah Gül’ü aday gösteriyoruz” açıklamasıyla telaffuz edildi.

Gül, “asker destekli vesayet rejimi”nin 367 saçmalığı ile bloke edilince, anayasa değişikliğine gidildi ve genel seçim tarihi öne çekildi. 22 Temmuz’da yapılan seçimlerde AKP’nin elde ettiği yüzde 47 oranındaki oy, bir bakıma, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı için dolaylı “halk oyu” idi.

Ne var ki, yüzde 47’nin ardından Tayyip Erdoğan, “cumhurbaşkanı adayımız kardeşimiz Abdullah Gül’dür” cümlesini telaffuz etmedi. “Aday olup olmayacağına Abdullah Gül beyefendi karar verecektir” dedi. Arşivler taranırsa görülür.

Abdullah Gül’ün “kardeşimiz”likten “beyefendi”liğe dönüşümünü dikkatli gözler fark etti. Bazı AKP ileri gelenleri tarafından bazı köşe yazarlarına, bir başka “Beyefendi”ye dayanarak, “Beyefendi’nin Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığının arkasında olmadığı” bilgileri iletildi. O köşe yazarları, kendilerini de, o “bilgi”yi kendilerine kimlerin ilettiğini de bilirler.

Yani, “Beyefendi”lerden birinin, ülkenin tepesinde “tek” kalmak istediği ve bu yetkiyi halktan aldığı bir sırada, “kardeşimiz” diğer “beyefendi” ile “iktidar paylaşımı”na mecbur kalmayı içine sindirmesi için hiçbir akla uygun gerekçe yok.

Gelgelelim, yüzde 51.7, “halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı” sıfatını elde etmek ve hatta Türkiye’nin tarihinde sahip olacağı rol bakımından Kemal Atatürk’le karşılaştırmaya imkân veriyorsa da, “başkanlık rejimi”ne geçişi hukukileştirecek anayasa değişikliğini garanti edemiyor.

AKP, 2015’te Tayyip Erdoğan’sız gireceği ilk seçimde, TBMM’de kaç sandalye ile temsil edilecek? Bu bilinmiyor ama Tayyip Erdoğan’ın gelecek hesapları bakımından bir “risk”in mevcudiyeti ortada.

Abdullah Gül ismi bu noktada, AKP’ye görece bir “iktidar garantisi” bakımından anlam taşıyor. Ancak, Gül’ün AKP’nin başına gelmesi halinde, bir “emanetçi genel başkan” ve “kukla başbakan” olarak davranmayacak bir kişiliğe sahip olduğunu inanılıyor. Tayyip Erdoğan da öyle inanıyor olmalı ki, Gül’ü başbakan olarak istemiyor.

Nereden baksanız, Tayyip Erdoğan’ın yüzde 55’in üzerinde bir oy yerine, yüzde 51.7 ile seçilmiş olması, AKP’nin konumu üzerinden “Yeni Türkiye” için bir sıkıntı potansiyeli ifade ediyor.

Bir başka “sıkıntı potansiyeli” ekonomi ve dış politika alanlarında yansıyacağa benziyor. Cumhurbaşkanlığı seçim sonucunun alınmasının hemen ertesinde FT başyazısındaki şu ifade dikkat çekiciydi:

“Yavaşlayan bir ekonomi ve Irak, Suriye ve diğer yerlerdeki jeopolitik riskler, Erdoğan’ı durup düşündürmeli. Yabancı yatırımcılar ve içerdeki iş dünyası, Türkiye’ye karşı komplo kurduğu iddia edilen sözde ‘faiz lobisi “ne saldırıları gibi kaprisli müdahaleleri sevmiyorlar. Bunlar, aynı zamanda ABD ve AB ile daha sıcak ilişkiler geliştirilmesinden hoşlanıyorlar.”
AB ile ilgili olarak saçma sapan “ekonomi tezleri”nden yola çıkan ve “ilişkilerin kesilmesi”ni savunan zırva niteliğindeki görüşler, Başbakan’ın en yakın çevresinde dile getirilir ve gazete köşelerinde yazılmaya devam ederken, “yabancı yatırımcılar” AB çıpası sürekli tarayan bir Türkiye’ye baktıklarında ne görecekler?

Abdullah Gül ismi, bu noktada da önem kazanıyor. Onun “Yeni Türkiye”de dışlanmasının, Ali Babacan ve ekibinin de dışlanması ihtimali, uluslararası ekonomi ve finans çevrelerinde dikkatle izleniyor ve “alarm zilleri” çaldırıyor.

Tayyip Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”nin üzerindeki en büyük iç ve dış denetim, haliyle, rejimin “demokratik kimliği” ve “insan hakları sicili”ne dair olacak. Zira, en büyük “risk” bu alanlarda.

Uluslararası itibarı tartışılmaz olan İnsan Hakları İzleme’nin (Human Rights Watch) Türkiye temsilcisi Emma Sinclair-Webb dün şöyle yazdı:

“… Erdoğan’ın Türkiye’nin modern tarihindeki özel yeri garantilidir. Bu, Erdoğan’ın iktidarını sağlamlaştırdığı son iki yıl içinde, insan hakları ve hukukun üstünlüğünde, ülkenin gerçek anlamda bir erozyon yaşadığı gerçeğinin üzerini örtmemelidir. Türkiye’de askeri vesayetin şükür ki sona ermiş olması, Türkiye’nin tümüyle halka hesap verebilen bir hükümete ya da bağımsız ve kanunların herkese eşit uygulandığı bir adalet sistemine sahip olduğu anlamına gelmiyor. Bakanlar ve oğullarının dahil olduğu bir yolsuzluk skandalının patlak verdiği 2013 Aralık’ından beri, Erdoğan ve iktidar partisi, yasaları kendi işlerine gelecek şekilde değiştirdiler ve sosyal medyayı bastırdılar. Yolsuzluk soruşturmasına sürekli müdahale ettiler…”
17-24 Aralık döneminin unutulmaması ve hatırlatılması ihtimali…

“Yeni Türkiye”de, Tayyip Erdoğan için Abdullah Gül’ün yanısıra sürekli ve en büyük sıkıntı bu olacak…