'Yolsuzluk' ancak 'faşizan' yolda örtbas edilebilir

Türkiye'deki son gelişmeleri belli bir mesafeden izleyen dış dünya, nereye doğru yol alındığını daha net görüyor.
'Yolsuzluk' ancak 'faşizan' yolda örtbas edilebilir

Yavuz hırsız ev sahibini bastırır’ en bilinen özdeyişlerden biridir. Özdeyişler, içinden çıktıkları toplumun davranış kalıplarını yansıtırlar. O nedenle ‘yavuz hırsızın ev sahibini bastırması’ hali, bizim ‘kültür kodlarımız’da yer etmiş, yüzyıllar boyu ‘bizim mahallede’ pek rastlanır bir davranış kalıbı olmalı.

“Yavuz hırsız ev sahibini bastırır”ın ne anlama geldiği besbellidir. Yine de anlam karşılığına internette baktım; şöyle yazıyor: “Bazı kimseler suçlu olduğu halde kendilerini suçsuz hissederler. Onları böyle düşünmeye sevk eden, kendi şarlatanlıkları ve edepsizlikleridir. Böyle kimseler zarar verdiği kişiyi susturmak bir yana, onu suçlu çıkarırlar. Kimi suçlular aynı zamanda serseri ve edepsiz de olurlar. İşledikleri suçlarını zarar verdikleri kimselere yüklemeye çalışırlar.”

Bir hafta önce başlatılan ‘Rüşvet ve Yolsuzluk Soruşturması’na iktidar (en başta Başbakan Tayyip Erdoğan) tarafından takınılan tavır tam bu özdeyişin halk dilimizdeki isabetini ortaya koyar nitelikte. “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” halinin, ‘bizim mahallede’ çok rastlanır olması, bunun kamu vicdanında uygun görüldüğü anlamına elbette gelmiyor. Bu nedenle, AKP iktidarı, 11 yıl içinde elde etmiş olduğu tüm başarılara rağmen, ‘yolsuzluk’un üstünü örtmekte aşırı gayret göstermesi ve ‘yolsuzluğun örtbas edilmesi’ amacıyla ‘iktidarı kötüye kullanabileceği’ izlenimini vermiş olmasından ötürü ‘ölümcül bir yara’ almıştır.

Kimi ölümler, aniden gelir. Kalp durması gibi. Kimisi bazı ‘habis tümörlü’ ve tedaviye cevap vermeyen kanser türleri gibi bir zaman sonra meydana gelirler. ‘Rüşvet ve yolsuzluk’, siyasi iktidarlar için bir ‘habis tümör’dür. Bunun ‘erken teşhis’i halinde yapılacak tek şey, ‘kanserli hücreyi kurutmak’ ve ‘vücudun dışına çıkartmak’tır. Hasta, yıpransa da kurtulabilir.

Ama AKP hükümetinin ‘yolsuzluk soruşturması’ karşısında yaptığı gibi ‘yanlış tedavi’ uygularsanız veya hiç tedavi uygulamazsanız, ‘habis tümör’ mutlaka ‘metastas’ yapar, yani vücudun başka organlarına yayılır. ‘Beyne gittiği’ vakit ise artık ‘terminal safha’ gelmiştir. ‘Hasta’ kurtulmaz, kurtarılamaz.

AKP iktidarının ‘yolsuzluk tümörü’nden mütevellit illetinin hangi aşamasındayız bilmiyoruz henüz ama ‘yanlış tedavi’ apaçık ortada. ‘Yolsuzluk’ konusu, diğer konulara benzemiyor. İçlerine milyonlarca dolar yerleştirilmiş, bakan çocukları ve bir kamu bankası genel müdürüne ait ayakkabı kutuları ile yüklü para transferlerinin fotoğraflı ve sesli kanıtları ortalığa saçılmışken, bu görüntüleri ‘dış mihraklar’a bağlamaya kalkarsanız, sanki ortada bir ‘yolsuzluk’ manzarası yokmuş gibi olan-biteni tümüyle ‘iktidara karşı siyasi operasyon’ ile açıklamaya kalkışırsanız; sesiniz miting meydanlarında kısılacak kadar yüksek çıksa bile, kaybettiniz demektir.
Gezi olaylarında ortaya konulan ‘zulüm’ü örtbas etmek için başvurduğunuz aynı (çoğunlukla ‘ideolojik’) gerekçeler, içeriği ‘yolsuzluk’ olan bir soruşturmada yürümez.

Hele, bazıları konuyu ‘barış sürecine karşı operasyon’ gibi açıklamaya kalkarsa, bu, tıpkı “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” özdeyişi gibi, bir başka özdeyişi; “Zırva tevil götürmez”i akla getirir.

Tayyip Erdoğan’ın ve iktidarı için ‘aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık’ gibi bir durumla karşı karşıya bulunduklarını, her halükârda içeriği ‘yolsuzluk’ olan bir soruşturmadan ‘hasar görmüş bulunduğunu’ daha önce yazmış, bundan ötürü yapabileceğinin ‘hasar kontrolü’ ya da ‘zararı asgariye indirmek’ olduğu üzerinde durmuştum.

Bunu ise ancak, soruşturmanın önünü açarak yapabilirdi. Bunun için ise öncelikle ‘soruşturmanın selameti ve şeffaflığı’ açısından dört bakanın istifasını sağlaması ya da görevden alması gerekirdi. Ancak, böyle bir ‘ahlaki üstünlük’ sağlar ve ‘hasar’ı kendisi için görece bir ‘siyasi avantaj’a çevirebilirdi.

Tam tersini yaptı. Önce, soruşturmayı yürüten polis yetkililerini görevden aldı. emniyeti hallaç pamuğu gibi atmaya başladı. ‘Adli kolluk gücü’ kavramını imha edecek biçimde yönetmelik değişikliğine gitti. Soruşturmayı ‘marke etmek’ amaçlı olduğu kuşkusu uyandıran yeni savcı atamalarına girişti. Basının emniyet kaynaklarına ulaşmasını engelleyecek önlemleri yürürlüğe koydu. Tıpkı Gezi’de olduğu gibi sahaya çıkıp, ‘dış komplo’dan dem vurmaya başladı ki, ABD Büyükelçisi’ni zımnen ‘persona non grata’ ilan edecek kadar, işi Türkiye-ABD ilişkilerini bile tehdit eder çılgın boyutlara taşıdı.

Demokratik bir siyasi kültürün hüküm sürdüğü bir ülkede çoktan istifa etmeleri gereken dört bakan, Tayyip Erdoğan’dan aldıkları cesaretle konuşmaya başladılar. ‘Aptes ve namazdan emin oldukları’na, oğullarının ‘ayakkabı kutularının içindeki paraları’nın kaynağına dair, değeri sıfır nitelikte açıklamalar yapmaya başladılar.

Gereken yapılmamış, gerekeni işin en başında yapmamış oldukları ve böyle, bu içerikte bir soruşturmada yapılmaması gereken her şey yapılmış olduğu için, ağızlarından çıkan her söz ve verdikleri her demeç, ‘yolsuzluğu örtbas etmek’ girişimi olarak kamuoyunda algılanıyor.
Tabii, bir de dış basında da yansıyan ve içerde yaygın biçimde dillendirilen şu iddia da var: “Geçen hafta başlatılan ‘rüşvet ve yolsuzluk soruşturması’, şimdilik ‘buzdağının görünen ucudur’; bu çok daha derinlere gidiyor.”

Öyle mi değil mi, bu gerçek mi bilmiyoruz. Dört bakana, üç bakanın çocuklarına, bir kamu bankasının genel müdürüne kadar uzanmış olan bir ‘yolsuzluk soruşturması’nın daha nereye, kime, kimlere uzanabileceğini şimdilik insanların ‘hayal gücü’ne bırakmak gerekir. Ne var ki, ‘soruşturmayı markaj amaçlı’ atanmış yeni savcıların da ‘tutuklanma talebi’ne imza attığı ve 24 kişinin tutuklandığı bir soruşturma, gerçekten ‘buzdağının sadece görünen ucu’ ise seçimler yaklaşırken daha büyük ‘yolsuzluk bombaları’nın patlayabileceği de akla geliyor.
Bu akla geldiği anda, Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının kamu vicdanını asla tatmin etmeyecek tuhaf gerekçeler ileri sürerek ama devlet içinde bugüne dek görülmemiş sertlikte bir ‘operasyon’a girişmesinin ardında da soruşturmanın ulaşabileceği adreslere gidişini önlemek niyetinin ya da yeni muhtemel soruşturmaların önünü kesmek amacının bulunabileceği de akla geliyor. Bu da dönüyor dolaşıyor, insanları iktidarın asıl büyük çabasının ‘yolsuzluğu örtbas etmek’ olduğu noktasına vardırıyor.

Bu, Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı bakımından çok ağır bir ‘hasar’ ve bundan sonra Başbakan’ın her ‘dış mihraklar’ ve ‘iktidarına karşı operasyon’ gerekçesiyle ‘devlet içinde giriştiği temizlik’ hamlesinin kamuoyunda ‘yolsuzluk itirafı’ gibi algılanmasının önüne geçilemez.
Türkiye’nin mevcut iktidar zihniyeti ve siyasi dengelerinde, böylesine ‘yolsuzluk örtbas etme’ girişimlerinin, ‘faşizan’ bir yola girilmeden sonuç verebilmesi mümkün değildir. Asıl büyük tehlike burada.

Baksanıza Başbakan’ın ‘zabıt kâtibi’, işi, artık ‘Cemaate karşı asker ile ittifak’ arayışını aklına getirmeye kadar vardırdı. İktidar organı gazetelerden birindeki dünkü yazısında Gülen cemaati için ‘Kendi ülkesinin milli ordusunu, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların...’ gibilerinden sözcüklere yer veriyor.

Başbakan için şu tanımlaması ise bir ‘karamizah’ şaheseri: “Başbakan hangi düşünceden olursa olsun, halkın her kesimine karşı kucaklayıcıdır, şefkatlidir...”

Son bir hafta zarfında ‘yavuz hırsızın ev sahibini bastırması’ tavrının seçilmesinin bir iktidar politikası, giderek, adeta bir devlet politikası olarak benimsenmesi, ‘yandaşlar’ın ise “Zırva tevil götürmez” özdeyişini bir ilke haline getirmesi, ülke için çok tehlikeli bir gidişe işaret ediyor.
Türkiye’deki son gelişmeleri belli bir mesafeden izleyen dış dünya, nereye doğru yol alındığını daha net görüyor. Yarın o konuya değineceğim...