'Yolsuzluk' ortaya çıkmayagörsün...

Hükümet 'paranoya'dan kendisini kurtaramadığını, gerçeklerle bağlarını koparmayı, olaylara yanlış teşhisler koymayı sürdürdüğünü bir kez daha ortaya koydu.

Aksak ve eksik de olsa, ‘demokratik sistem’in yürürlükte bulunduğu, seçimler yoluyla iktidar değişiminin önünün açık sayıldığı, iyi-kötü bir ‘çoğulcu yapı’nın ve ‘sivil toplum’un oluşmuş olduğu bir ülkede bir siyasi iktidarın yapabileceği en büyük yanlışlardan biri kamuoyuna aptal muamelesi yapmaktır. Bir yandan, abartılmış bir ‘özgüven’ duygusuyla ‘millet’ ve ‘sandık’ sözcüklerine vurgu yaparken halkı sersem yerine koymaktır.

AK Parti iktidarı (ya da Tayyip Erdoğan iktidarı) dün tam da bunu yaptı. Tüm dünyada gözlerin Türkiye’nin üzerine çevrilmesine yol açacak önemde bir ‘yolsuzluk ve rüşvet’ soruşturmasının başladığı günün ertesinde, ‘yürütme’nin yani iktidarın ilk uygulaması, taşıdıkları sıfatlar ve görev tanımları gereği, soruşturmadan sorumlu İstanbul emniyet yetkililerini temizlemek oldu.

‘Yolsuzluk operasyonunun başındaki isim’ diye tanıtılan Mali Şube Başkanı’nın yanı sıra Kaçakçılık, Organize Suçlar, Terörle Mücadele ve Asayiş şubelerinin başkanları bulundukları mevkiden uzaklaştırıldılar.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün açıklaması kamuoyu zekâsıyla alay niteliğinde: “Bazı illerimizde emniyet personelimizin görev yerleri, haklarındaki görevi kötüye kullanma iddiaları ile ilgili soruşturmalar nedeniyle değiştirilmiş, bazı illerde ise personelimiz, idari gereklilik nedeniyle farklı yerlerde görevlendirilmişlerdir.”

Ne büyük rastlantı ama! 17 Aralık 2013 sabahının erken saatlerinde Tayyip Erdoğan’ın biri İçişleri Bakanı olan üç bakanının oğulları, Halk Bankası Genel Müdürü, bir AK Partili belediye başkanı, bir Azeri kökenli ‘işadamı’, bu iktidarın ürünü olan birkaç çok büyük müteahhit ve çok sayıda danışman, özel kalem müdürü vs. ‘AK Partili bürokrasi elemanları’nı kapsayan sarsıcı bir ‘yolsuzluk ve rüşvet operasyonu’na uyanıyoruz; 18 Aralık 2013 sabahı ‘görevi kötüye kullanma iddiaları’ üzerine ve ‘idari gereklilik’ nedeniyle ‘bazı illerimizde emniyet personelimizin görev yerleri’ değiştiriliyor.

Boş versenize!

Bunun iki anlamı vardır:

1. İktidarın kötüye kullanılması. Kendi mensuplarına yönelik ‘yolsuzluk ve rüşvet’ operasyonu üzerine, bu operasyonu yapanların bir tür ‘cezalandırılması’, bundan sonra yapmaya kalkışacakların ‘caydırılması’ amaçlanmaktadır. Böyle bir uygulamadan, zamanlaması itibariyle, başka bir anlam çıkarılamaz.

2. ‘Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu’nun isabetinin bir tür itirafı. Dere geçilirken at değiştirilmeyeceği gibi, böyle bir soruşturma sırasında soruşturmayı yürütmekle sorumlu olanlara dokunduğunuz takdirde, soruşturmanın isabetini de –‘amme vicdanı nezdinde’- teslim etmiş ve itiraf etmişsiniz demektir.

Bu satırları yazdığım sırada Bülent Arınç, hükümet adına açıklama yapıyordu. Herhalde, ‘Hükümet Sözcüsü’ sıfatıyla bugüne kadar yaptığı en sıkıntılı açıklamalardan birini. ‘Masumiyet karinesi’, ‘hazırlık soruşturmasının gizliliği’, ‘basına servis edilen bilgiler’, ‘sosyal medyada yer alan hususlar’ vs. vs. AK Parti’nin 11 yıllık iktidarı döneminde bir ‘soruşturma’ söz konusu olduğunda ilk kez hatırlanmış ve gündeme getirilmiş durumdaydı.

Gerçi Bülent Arınç, “Siyasi irade yolsuzluk yapanın kökünü kazımak için ayaktadır” dedi ama ‘siyasi irade’nin ilk yaptığı iş, ‘yolsuzluk soruşturması’nı hedef almak oldu.

Nereden baksanız, Tayyip Erdoğan iktidarı, 11 yıllık iktidar süresinin ‘en büyük golü’nü yemiş ya da dün sabahki uygulamasıyla ‘kendi kalesine gol atmış’ bir görüntü veriyor. ‘Yolsuzluk’ konusunun, Tayyip Erdoğan iktidarının en büyük ‘Aşil Topuğu’ olduğunu dünkü yazımda belirtmiştim. Nitekim, dünkü Financial Times gazetesi, Batı dünyasında ‘Türkiye uzmanı’ olarak tanınan ve ‘Turkey at the Crossroads: Ottoman Legacies and a Greater Middle East’ adlı bir kitap yazmış olan Wolfgango Piccoli’nin şu sözlerine değerlendirmesine yer verdi:
“Erdoğan, Türkiye’nin eski iktidar partilerini indirenin yolsuzluk olduğunu gayet iyi biliyor. Eğer bu tür yolsuzluk iddialarının AKP ile ilişkili kişilerle ilgili olarak arttığı görülürse bu onun (Erdoğan) için büyük sorun olacak.”

Zaten Bülent Arınç’ın hükümet adına yaptığı açıklama, bu ‘gözlem’i teyit ediyor. Besbelli ki, hükümet, ‘yolsuzluk soruşturması’nı, ‘seçim arifesinde iktidarı’ –hadi daha doğrudan söyleyelim- Tayyip Erdoğan’ı hedef alan ‘siyasi komplo’ olarak görmek eğiliminde.
Arınç’tan anladığımız kadarıyla –telaffuz etti- Erdoğan ya da hükümet, ‘yolsuzluk ve rüşvet operasyonu’nu ‘planlı hükümeti yıpratma’ eylemi olarak, ‘psikolojik savaş benzeri’ olarak niteliyor ve mealen ‘devletin içindeki bir örgüt’ tarafından yapıldığı kanısında. Gelişme, ‘hükümeti yıpratma’ olarak değerlendirilince, Gezi’ye yine gönderme yapıldı.

Tıpkı Gezi’nin hemen ertesinde olduğu gibi, gelinen noktanın ‘doğru anlaşılmaması’ ve ‘değerlendirilmemesi’ için hükümet adeta yemin etmiş gibi görüntü veriyor.

Gezi’den ‘yolsuzluk ve rüşvet operasyonu’na uzanan ve Tayyip Erdoğan’ı hedef alan bir bitmez-tükenmez ‘siyasi komplo zinciri’yle karşı karşıyayız. Kafa bu. Algılama bu. Hükümet bu kafa yapısıyla ‘paranoya’dan kendisini kurtaramadı; gerçeklerle bağlarını koparmaya devam ettiği, olaylara yanlış teşhisler koymayı sürdürdüğü bir kez daha ortaya çıktı.

‘İktidar hoparlörleri’ (ve de ‘kalemşorları’), bu ‘kanaat’i, Bülent Arınç’tan çok önce, önceki geceden başlayarak televizyon ekranlarında ifade etmişlerdi.

Bu iktidarı kim ne zaman eleştirse ‘siyasi komplo’ ile ilişkilendiriliyor. Mevcut kafa yapısına göre, Tayyip Erdoğan’ı hedef alan ‘siyasi komplo’nun arkasında ‘dış mihraklar’ var. Bu, Tayyip Erdoğan’a göre –durumuna göre, örneğin Gezi’de- ‘faiz lobisi’, daha açık sözlü bazı AK Partililer için ‘ABD ve İsrail’, bazıları için ise ‘Cemaat’. Tabii, bu bakış açısı, ‘Cemaat’i de ‘dış mihraklar’la irtibatlandırıyor.

Bu argümanlarla, böyle bir yaklaşımla varacağımız hiçbir yer yok. Buradan varılacak nokta, Tayyip Erdoğan’ın dokunulmazlığı, AK Parti iktidarının tümüyle hatadan ve dolayısıyla eleştiriden münezzeh kılınması, sonuç olarak, giderek ‘Tek Adam’ ve onun ‘Tek Parti’si düzeninin Türkiye’ye ‘tekseslilik’ halinde yerleşmesidir.

Ama konu ‘yolsuzluk ve rüşvet’e dayanırsa; ‘siyasi komplo’, ‘hedef Tayyip Erdoğan’, “Amaç ‘Yeni Türkiye’nin önünü kesmek, Türkiye’nin dünyada bir güç olarak ortaya çıkmasını önlemek” gibisinden her biri adeta ‘eşanlamlı’ olarak kullanılan kavramlar ile süslü argümanlar tutmaz.

Çünkü, ne yapsanız, böyle yaptığınız takdirde, ‘yolsuzluk’un üzerini örtmeye çalıştığınız izlenimini verirsiniz. Kamuoyu vicdanında ‘temyizi olmayacak’ şekilde ‘mahkûm’ olursunuz.

‘Ahlak’ namına söylevleriniz, ‘yetim hakkı’ konusundaki vurgularınızı kimse dinlemez artık. Müslümanlık iddianız ve imajınız bile tehlikeye girer. Zira, ‘Yolsuzluk’, halkın en hassas olduğu ve o hassasiyetiyle hiç kül yutmadığı ve dünyanın her yerinde iktidarları mahveden en büyük virüstür.

Bu ‘virüs’ teşhis edildiğinde, ne iktidar gücüyle ‘idari gereklilik’ gerekçesine sığınarak ‘yolsuzluk soruşturması’nı bastırmaya kalkmak para eder ne de medyadaki hoparlörleriniz ve kalemşorlarınızın kerameti kendinden menkul ‘komplo teorileri’.

Aralık 2013’ten itibaren ‘yolsuzluk ve rüşvet’ virüsünün, AK Parti bünyesine de girmiş bulunduğu, kamuoyunun önünde teşhis edilmiştir. Ne
ölçüde girmiştir, nasıl kurtulunabilir; bundan sonra Tayyip Erdoğan’ın performansına bağlıdır. Ne yazık ki, ilk günün performansı pek iyi olmadı.

Yolsuzluk konusu, AK Parti iktidar döneminde, Türkiye’de hiç görülmedik biçimde bir ‘medya tabusu’ haline gelmişti. Birincisi, gelinen noktada, kim ne derse desin, bu kırılıyor. İkincisi, dış dünya özellikle ekonomiyle ilgili olarak Türkiye’nin yakın geleceğinde siyasi sonuçlar verecek şekilde, ‘olumsuz tepki’ veriyor.

Bu durumda, bu iş, nereye varır?

Yarına devam...