Yunanistan'a "sevecen" ilgi, Yunan halkıyla dayanışma

Yunan halkı, güçlü bir "Hayır" oranıyla, bambaşka bir yoldan gelerek, Solon'un, Socrates'in, Platon'un, Aristotales'in torunları olduklarını ortaya koydu, aslında "Avrupa demokrasisi"ne katkıda bulundu.

Türkiye’de Yunanistan ile ilgili gelişmelere uyanan ilgiyi, “Batı” ve “Avrupa” boyutunu tümüyle yitirmemiş olduğumuzun “olumlu” bir belirtisi olarak değerlendirebiliriz.

Özellikle, “Türkiye Suriye’ye girecek mi?” sorusunun tedirginlikle gündemde bulunduğu bir dönemde, gözlerin güney sınırlarımızdan Ege sınırlarına doğru yönelmesinde “stratejik” anlamda “iyimserliğe” yönelebiliriz.

Türkiye ile Yunanistan, son yüzyıllar boyunca kâh birbirlerinin “reddi” olarak konumlanmış, hatta kâh “düşman” olmuş ama esas olarak, “kaderleri ortaklaşmış” iki ülke olarak  birlikte olmuşlardır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının Marshall Planı, ikisi için yapılmıştır. NATO’ya birlikte girmişlerdir. NATO’nun güneydoğu kanadını birlikte oluşturmuşlardır. AB’ye de birlikte girmeleri tasarlanmıştı.

Aynı denizin iki yakasını birlikte tutmaktadırlar ve birlikte yaşamaya ve hatta geleceği –geçmişi olduğu gibi- birlikte paylaşmaya, bir bakıma, mecburdurlar 

Dolayısıyla, AB karşısında “iflasla yüz yüze” bulunan Yunanistan’a Türkiye’de uyanan “sevecen ilgi”yi, ülkemizin yüzünün tümüyle Ortadoğu’ya döndürülememiş olmasının bir kanıtı olarak da görüp, memnun olabiliriz.

Zira, Türkiye, “Batılı konumu” üzerinden, o konumunu hem kurumsal olarak, hem de “siyasi pozisyon” ve “değerler” üzerinden koruduğu ölçüde, Ortadoğu’da da söz sahibi olmuştur. Bugün Ortadoğu’daki yalnızlığı önemli ölçülerde, Batı dünyasından, -başta “demokrasi alanı”- demir taramasıyla yakından ilişkilidir.

Bu tespitten yola çıkarsak, Yunanistan’ın borçlandığı Almanya’nın başını çektiği AB’nin Eurozone Grubu (19 ülke), Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den oluşan “malî köpekbalıkları”na karşı “halk hareketi” haline dönüşen “direnişi”ni sempati ve dayanışma duygularıyla izlemekte çelişkili bir yön yok.

Türkiye’de kimileri “Türkiye’nin AB’ye katılması”ndan yana olmak ile Yunanistan’da Syriza’nın AB’ye karşı mücadelesine sempati duymanın bağdaşamayacağını zannediyor.

Tam tersine. Syriza iktidarının “Yunanistan borcunun yeniden yapılandırılması” mücadelesi yürütmesi ve söz konusu “Batılı köpekbalıkları”nın duyarsızlığı ve buyurganlığı karşısında, 5 Temmuz referandumuna gitmesi, “Avrupa içi bir demokrasi mücadelesi” idi.

“Ölümlerden ölüm beğenmek” ile karşı karşıya getirilmiş olan Yunan halkı, yüzde 61’lik bir “Hayır” diyerek, “hakir görülerek, yavaş bir ölüme terkedilmeyi” reddetmiştir. Başını dik tutmuştur.

Yunanistan halkının, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı direnmiş, “İç Savaş” tecrübesi ve acısı yaşamış, 1967-1974 arasında “Askeri Cunta”nın zulmüne karşı boyun eğmemiş bir halk olduğunu unutmamak gerekir.

Antik Yunan’ın insanlığa sunduğu eşsiz kültür ve uygarlık mirasının yanısıra, yakın geçmiş de, komşumuz halka karşı her türlü saygıyı gerekli kılıyor.

Çevremizden kimileri, Alexis Tsipras’ın tavrına, kolaycı bir “popülizm” etiketlemesiyle burun kıvırdı. Ne var ki, dünyanın en önemli iktisatçılarının bir bölümü Syriza iktidarının tavrını böyle değerlendirmiyorlar. Joseph Stiglitz bunlardan biriydi. Bir diğeri, Nobel ödüllü Paul Krugman, referendum sonrasında NYT’de kaleme aldığı “Yunanistan’ın kanamasını durdurmak” başlıklı yazıda şu ilginç satırlara yer verdi:

“Kabadayı bir tavırla yürütülen ve Yunanlıları banka finansmanını kesmek ve dolayısıyla kaosa sürüklemek tehdidiyle dehşete düşürme amacı taşıyan kampanya, açıkçası iktidardaki solcu hükümeti görevden uzaklaştırmayı öngörüyordu ve demokratik ilkelere inandığını iddia eden Avrupa için bir utanç vericiydi. Eğer bu kampanya başarıya ulaşmış olsaydı, borç verenler ne kadar mantıklı olurlarsa olsunlar, feci bir emsal oluşturulmuş olacaktı.”

Kendi payıma, nasıl Yunan seçimlerinde açıkça Syriza’nın zaferini selamlamışsam, 5 Temmuz referandumunda da gönlüm “Hayır”dan yanaydı ve sonuçtan sevinç duydum.

Yunan halkı, güçlü bir “Hayır” oranıyla, Krugman’ın sözünü ettiği türden bir “emsal” oluşmasını da önledi ve bambaşka bir yoldan gelerek, Solon’un, Socrates’in, Platon’un, Aristotales’in torunları olduklarını ortaya koydu, aslında “Avrupa demokrasisi”ne katkıda bulundu.

İnsan unsurunu bir kenara iten, “emek”, “emekçi”, “emekliler” gibi kavramlara kapalı, istatistikler, rakamlar ve insansız şemalarla ömür tüketen “teknokratik çözümler”e hiçbir vakit sempati duyamadım.

Nobelli iktisatçı Paul Krugman’ın şu satırları, işte bu nedenden ötürü, yüreğime su serpti:

“Avrupa’nın teknokratları, hastalarının kanını akıtarak tedavi etmeyi deneyen Ortaçağ doktorları gibiler. Onlar, hastaları daha fazla hastalandıkça daha çok kanlarının daha da fazla akıtılmasını isterlerdi. Yunanistan’da bir ‘Evet’ oyu ülkeyi, bugüne kadar işlememiş politikaların sürdürülmesiyle daha büyük sıkıntılara sokacaktı… Kemer sıkma muhtemelen, borcu azaltmaktan daha da süratli biçimde ekonomiyi küçültecekti ve bu kadar sıkıntıya girmiş olmak hiçbir işe yaramayacaktı. “Hayır”ın ezici zaferi hiç değilse bu tuzaktan kurtulmak için bir şans sunuyor.”

Yunanistan’a, daha doğrusu Tsipras’ın ve önceki gün görevden ayrılan Maliye Bakanı Yanis Varufakis’in izlediği çizgiye ilişkin çok ilginç bir yazıyı ünlü Sloven düşünür Slavoj Zizek, New Statesman’da kaleme aldı.

Yunanistan’ın AB paralarını sorumsuzlukla har vurup harman savurmasında, 270 milyar dolarlık akıl almaz bir borca girmesinde, -ki, o kadar borç altına girilen dönemler Pasok ile Yeni Demokrasi hükümetleri dönemleriydi. Syriza tam da buna karşı iktidara geldi- kendisi kadar, o borcu, paranın nereye nasıl gittiğini göre göre verenlerin hiç mi “kabahati” yok?

Zizek, işte bu “psikolojik unsur”a dikkat çekiyor:

“AB establishment’ı için?çok rahatsız edici olan, Syriza’nın Yunanistan’ın borcunu, herhangi bir suçluluk duygusu içine girmeden kabul ediyor olması…”

Tepeden bakma alışkanlığındaki, buyurgan AB’nin yönetici elitine karşı, Varufakis’in çok kişiyi sinirlendiren davranışları, Brüksel’deki temaslarında bu durumu dillendirmesi ve “mademki AB politikası bugüne kadar doğru sonuç vermedi, dolayısıyla başka seçenekler bulunmalı” demiş olması. Yani, AB teknokratlarının ve bankacılarının karşısında “ezik öğrenci” gibi davranmaması.

Slavoj Zizek şöyle devam ediyor:

“Varufakis, bankaların Yunanistan’a bunun nereye gittiğini bile bile para akıtmış olduğuna akıl erdiremedi. Yunanistan, Batı establishment’ının müsamahası olmadan bu kadar borçlanamazdı… AB bürokrasisi, Yunanistan’ı yolsuzluk ve beceriksizlik ile eleştirirken, kendisinin, bu yolsuzluk ve beceriksizliği temsil eden siyasi gücün ta kendisini, Yeni Demokrasi Partisi’ni desteklemiş olduğu için suçlanmalıdır. Syriza hükümetinin yapmaya çalıştığı, tam da bu çıkmazı aşmak…”

Yunanistan’ın AB öyküsünün nasıl yol alacağını, nasıl sonuçlanacağını henüz bilemiyoruz. Bununla birlikte, Yunan halkına dönük “sevecen ilgimiz ve dayanışmamız”ın bizi Avrupa ve Batı ile ilişkilerde, “demokrasi yolu”nda yol aldıracağını bilebiliyoruz.

7 Haziran’da Türkiye halkının “Hayır” dediği ile, 5 Temmuz’da Yunan halkının “Hayır” dediği arasında, aslında “görünmez bağ” var.

Söz konusu bu “görünmez bağ”ın, bir de  tek kelimelik “eş anlamlı” karşılığı mevcut:

Demokrasi!

Not: Bayram sonuna kadar okurlardan izin istiyorum. Bayram sonrasında görüşmek üzere. Şimdiden ‘İyi Bayramlar’ diliyorum. cç