Yurtta iflas, cihanda iflas...

Bu iktidar tek başına iktidara geleli çeyrek yıl daha dolmadı.Ve dış politika iflas. İçeride ise istihbarat ve güvenlik politikası iflas

Türkiye, mevcut iktidarın akıl almaz yanlış politikaları sonucunda, Suriye’de siyasi planda PYD ve “simgesel” olarak ise onun askeri kolu sayılan YPG karşısında yenik düşmüştür.

PYD ve YPG ile mücadele, aslında, Washington’a karşı verilmiştir. “Ya ben, ya o” biçiminde “siyasi-diplomatik arena”da yürütülmüştür. Ve, o “arena”da Washington’a karşı kaybedilmiştir.

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı, bir süredir Washington’u muhatap alarak “PYD, YPG, PKK’dır. Teröristtir. Ya ben, ya o” diyor; Washington ise Dışişleri sözcüleri aracılığıyla “Biz öyle görmüyoruz. Suriye’de müttefikimizdir. Desteklemeye devam edeceğiz” açıklamalarıyla Ankara’ya karşı koyuyordu.

Washington ile PYD-YPG’ye ilişkin olarak sürdürülen polemik, Ankara’daki son büyük terör saldırısıyla sorumsuzca araçsallaştırılmak istendi. Olay yerinden yükselen dumanlar daha dağılmadan Ahmet Davutoğlu, dünyanın en acemi başbakanından beklenmeyecek bir aculluk ile, müthiş bir inandırıcılık zaafı sergileyerek “Fail YPG’dir” olarak açıklamasını yaptı.

Durumun ciddiyeti ve kaybedilen canların acısıyla yapılmış vakur bir konuşma ile hiçbir ilgisi olmayan, Washington’a dönük “hadi artık ama, ya o ya ben” konuşması sayılabilecek, acemice ve “propaganda savaşı” niteliğinde bir açıklama yaptı.

Cumhurbaşkanı ise “Kim ne derse desin, YPG’dir” diye kestirip atarak, “inandırıcılık zaafı”nı pekiştirdi.

Amerikalılar, arka arkaya Ulusal Güvenlik Başdanışman Yardımcısı, daha sonra Dışişleri Sözcüsü John Kirby, daha daha sonra diğer sözcü Mark Toner’in ağzından, Davutoğlu’nun verdiği “bilgi”ye “itibar etmedikleri”ni, “YPG’ye karşı tutumlarının değişmediğini” açıklayarak, Ankara’nın tavrını “paylaşmadıkları”nı ortaya koydular.

En son, Beyaz Saray, önceki gece gerçekleşen Obama-Erdoğan telefon konuşmasına dair “not”u, Türkiye’nin yayımlamadığı bir içerik ile yayımladı, Obama’nın Suriye’de IŞİD ile mücadelenin üzerinde durduğu özellikle ifade edilen “not”un Ankara tarafından es geçilen cümlesi şu:

“Başkan Obama, YPG’nin bu bölgede (Halep’in kuzeyi) şartları istismar ederek ek toprak ele geçirmeye çalışmamasını vurgularken, Türkiye’yi de, bunun karşılığında itidal göstererek, bölgedeki top ateşlerine son vermeye davet etti.”

Tabii bu “not”un Beyaz Saray sitesinde yayımlandığı sırada, YPG’nin Rakka-Musul karayolu üzerinde bulunan Şedade isimli, IŞİD’e karşı askeri harekat açısından değer taşıyan kenti Amerikan desteği altında ele geçirmiş olduğunun duyurulduğunu da bir yere kaydedelim.

Bu arada, dış basın, Ankara’daki terörist saldırıya ilişkin olarak Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’nun Batılı büyükelçilere sunduğu “olayın arkasında YPG’nin olduğunu ispat amaçlı” belgelerde YPG’ye ilişkin somut bir bulgu ortaya konmadığını, Sinirlioğlu ile görüşen büyükelçilere dayanarak yayımladı.

Güdümlü Türk medyasına, saldırının arka planına ilişkin verilerek yayımlatılan “bilgiler” ise tam bir “şecaat arzederken...” manzarası. Günlerdir hazırlanan saldırıyı önleyemeyen “mekanizma”, Ankara’nın orta yerinde 28 insan paramparça edildikten sonra saldırının “arka planı”na ilişkin “anında” ve “ayrıntılı bilgiler” sunuyor; saldırganın her nasılsa üzerinde bulunan “kimlik belgesi” dahil!

Her şey, müthiş bir “istihbarat ve güvenlik zaafının itirafı” aslında.

Daha vahimi, böylesine bir “istihbarat ve güvenlik zaafı”nın sorumlularının, terörist saldırıya araçsallaştırarak, bundan sonra benzer saldırılara da ülkenin yakasını bağrını açmış görünmeleri.

Bu ülkenin muhalefeti, hiçbir şey yapamıyorsa, Başbakan ve İçişleri Bakanı hakkında “gensoru” önergesi verebilir.

Öyle bir tuhaflık ki iktidarın “fail” olarak ilan ettiği “YPG” ve onun “siyasi temsilcisi” bilinen PYD, olayla ilişkisini reddetmekle kalmıyor; Amerika, “Onlar olduğuna dair inandırıcı bir kanıt yok. Onlarla işbirliğimiz devam edecek” diyor ve bu arada, ismi verilen “fail”in ailesinin bulunduğu Rojava’nın Amude kentinden gelen haberde, o isimde bir “aile ferdinin bulunmadığı”, o isimde tek bir şahsın bulunduğu, onun da 60 yaşında olduğu başka bir şehirde yaşadığı bildiriliyor.

Bir de TAK çıktı. İsim, takma isim ve fotoğraf vererek (gerçi fotoğrafın photoshop olduğu iddiası var), terörist saldırının sorumluluğunu üstlendi.

Doğru mu? TAK yapmış olabilir mi?

Olabilir.

Bütün bunların yanı sıra, Ankara’daki terörist saldırının arkasında –yeri, zamanlaması, hedefi, vs. itibarıyla- Rusya’nın ya da bir başka “devlet istihbaratı”nın bulunduğu akla gelebilir mi?

Elbette gelebilir. Çoluk çocuk işine pek benzemiyor. İster, Davutoğlu’nun iddia ettiği gibi, kim olduğuna dair üzerinde kuşkular bulunan 24 yaşında Suriye’li Kürt  Salih Neccar olsun, ister TAK’ın iddia ettiği Zinar Raperin kod adlı 26 yaşındaki Van’lı Abdülbaki Sönmez olsun, ister bir başkası; uygulayıcı kim olursa olsun, terörist saldırının “kararı”nın ve “planlama”sının bir “devlet gücü” tarafından alınmış ve yapılmış olduğu, mantığa uygun.

Ankara terörist saldırısının Suriye’deki gelişmeler ve Ankara’nın politikasıyla birebir ilişkisi üzerinde ise neredeyse hiç kimsenin kuşkusu yok.

Bu konuda Prof. Savaş Genç’in, üzerinde düşünülmesi gereken bir değerlendirmesi var: 

“… Neresinden bakarsak bakalım TSK'yı hedef alan ve doğrudan Suriye sorunu ile alakalı bir saldırı olduğu anlaşılıyor. Halbuki terör saldırısının sorumlusu istihbarat ve güvenlik güçleridir. Terörist dışarıdan gelmiş olsa bile sorun Türkiye'nin içindedir… Bu kadar büyük güvenlik zaafları karşısında kimse istifa etmez ve suçu üzerine almazken TSK'yı Suriye'ye büyük bir maceraya sürme hesabı bu ülkenin yararına olabilir mi? TSK'nın üstünde kamuoyu baskısı oluşturmaya çalışan havuz medyası yazarlarının niyetleri beni büyük şüpheye sevk etmiş, patlamanın üstünden henüz birkaç saat geçmişken ordunun Suriye'ye girmesi gerektiğini savunmaları ülke adına kan dondurucu bir niyet beyanı olarak kayıtlara geçmiştir… Ankara'dan intikam almayı planlayan, Türkiye'nin bölgesel güç olmasını ebediyen tarihe gömmek isteyen bütün aktörler Suriye'de savaşa giren Türkiye ile aynı anda hesaplaşmaya çalışacaktır…”

Yani, tıpkı 24 Kasım’da Rus savaş uçağının düşürülmesinin aslında Türkiye’ye kurulmuş bir “tuzak” olması gibi, 17 Şubat Ankara terör saldırısı da Türkiye’yi “askeri olarak Suriye bataklığına çekmek için kurulmuş bir tuzak” olabilir mi?

Suriye’de fiilen savaşa girmenin Türkiye’yi mahvedeceğini, galiba sadece bu niyete sahip olanlar görmüyorlar. “Benden sonra tufan” zihniyeti, tüm “otokratlar”ın bünyesinde bulunan bir “virüs”tür.

Birkaç ay içinde Rusya ile “düşmanca”, İran ile “hasmane” ilişkilere ulaşıldı.

Rusya ile Suriye’de savaş göze alınmazken, savaşa fiilen girmek için bayağı bir hevesin bulunuyor olması da bir başka paradoks.

Bu arada, fiilen savaşa girmeden sürdüğü bugünkü politikayı ise BM’nin Suriye Temsilcisi Staffan De Mistura, dayanamayıp “Türkiye, Suriye’de işlerin karışmasına yol açıyor” diyerek eleştirdi.

NATO, Türkiye’nin Rusya ile çatışmasında arkasında durmayacağını belirgin şekilde hissettirdi.

Bu iktidar tek başına iktidara geleli çeyrek yıl daha dolmadı.

Ve dış politika iflas. İçeride ise istihbarat ve güvenlik politikası iflas.

Geriye ne kaldı?

http://www.radikal.com.tr/151442115144210