scorecardresearch.com

Ortadoğu nereye, Türk dış politikası ne yöne? (2)

09/04/2011
Davutoğlu, Arap liderlerine üç seçenekli basit bir formül sunuyor: Ya değişimi siz yöneteceksiniz...

Ortadoğu, nereye mi gidiyor?Hiç kuşkusuz önü alınamaz bir ‘değişim’ ve ‘yenilenme’ye.
Bu, ya Mısır ve Tunus’ta görüldüğü gibi büyüyen kitle hareketleri sonucunda rejimin çekilmeye mecbur kalması şeklinde olacak ya da Libya’da yaşanmakta olduğu gibi ‘iç savaş’la Yemen’de olan haliyle ve bir ihtimal Suriye’de olacağı gibi giderek artan bir ‘istikrarsızlaşma’nın sonucunda olacak. Ama olacak.
Her yerde farklı farklı olacak ama olacak. Oluyor da zaten.
2. Dünya Savaşı ardından gelen pan-Arap değişim dalgası, Filistin toprakları üzerinde Yahudi ulus-devleti İsrail’in kurulması ve yüz binlerce Filistinli Arap’ı sürüp, yeni yetme Arap devletlerinin sözde ordularını yenmesinin travması üzerine gerçekleşmişti. Pan-Arabizm bayrağını, 20 yıl kadar, en büyük Arap devletinin, devlet adını almayı en çok hak eden Mısır’ın karizmatik lideri Nasır dalgalandırmıştı.
O dönemde, Arap milliyetçiliği-sosyalizm bulamacı şeklinde ortaya çıkan ve askeri darbelerle iktidara gelenler, o gün bugündür iktidardalar ve ‘fosilleşti’ler. Kimisi Suriye’de olduğu gibi Baas Partisi formatında, kimisi Libya’da olduğu gibi Kaddafi iktidarı şeklinde veya Yemen’de Ali Abdullah Salih örneğindeki gibi.
İlk dalgadan sonra gelen bu dalga, ilkinden yaklaşık 60 yıl sonra söz konusu oldu. Soğuk Savaş’ın bitim tarihine bakıldığında gecikmeli geldi bölgeye. Ama geldi. 

‘Özgürlük’ ve ‘haysiyet’ için başkaldırı
Yeni Arap değişim dalgası, 21. yüzyılın özelliklerine işaret ediyor. Bu, bir ‘özgürlük’ arayışı, bir ‘bireyselleşme’ çabası dalgası ve araç olarak Facebook’u, Twitter’ı, cep telefonlarını, bu arada sms mesajlarını, bulabildiği her gedikte interneti kullanıyor. Baskı rejimleri altında onlarca yıldır ‘yasaklar’la boğazlanan ‘Arap haysiyeti’nin başkaldırışı bu. Ve pan-Arap nitelikte bir başkaldırı. Hiçbir Arap ülkesi sınırında –buranın koşulları özel ve farklıdır- diye durmuyor, hiçbir Arap devletine gümrük ödemeden, herhangi bir Arap ülkesinin ‘muhaberatı’ndan korkmadan, tarihte aralarında zaten sınır bulunmayan Arap halkının içinden geçip gidiyor. Tunus’ta başlayıp, ta Yemen’e ve burnumuzun dibi Suriye’ye geldiği gibi. 

Suriye de değişecek
Bu bölgenin hiçbir yerinde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Eskisi gibi kalmayacak. Suriye’yi bir süre içinde yaşadığım 1971’den beri bilirim. Rejimden korkulurdu. Önceki gün, bir günlüğüne oradayken, rejimin ilk kez korktuğunu hissettim.
En başta Başkan Başşar Esad, işlerin eskisi gibi gidemeyeceğini biliyor. Nitekim, biz ayrılır ayrılmaz, Haseki vilayetinde yaşayan ve nüfusu 300 bini bulan Kürtlere yönelik 1962’den beri süregelen uygulamadan vazgeçildi, kimlikleri verilerek, ‘vatandaş’ olmalarına kapı açıldı. 25 Nisan’da 1963’ten beri süren ‘olağanüstü hal’in kaldırılması bekleniyor.
Buna rağmen, gösterilerin yatışmadığı, dün (cuma) yine güneydeki Deraa başta olmak üzere, Şam çevresinde, Akdeniz kıyısındaki Banyas’ta, bizim Nusaybin’e bitişik, en kuzeydoğudaki Kamışlı’ya kadar yaygınlaşmasıyla ve yine kan dökülmesiyle görüldü.
Şam’dayken, gösterilerin öyle Mısır ve Tunus’ta herkesi sokaklara döken cinsten olmadığını, Aleviler (Nusayriler), Dürziler ve Hıristiyanlar gibi azınlıkların rejimin etrafında kenetlendiğini duymuştuk ama her cuma, ülkenin çok yerinde gösteri olması bile, yaprak kıpırdattırmamasıyla bilinen Suriye’nin de değişeceğinin, bildiğimiz haliyle kalamayacağının işareti. 1982’de Hama’da 20 bin civarında insanın katledilmesiyle sütliman olan ülke, artık sütliman olamayacak ve artık Hama’nın da tekrarlanması kolay değil. Suriye de şu ya da bu şekilde değişecek. 

Liderlere üç seçenek
Ahmet Davutoğlu’nun görüştüğü Arap liderlerine sunduğu üç seçenekli basit bir formül var:
1. Ya değişimi siz yöneteceksiniz;
2. Veya değişimi zamana yaymaya ve ömrünüzü bu yolla uzatmaya kalkacaksınız ki, bu yeterli olmaz;
3. Ya da değişimin karşısında duracak, onu ezmeye kalkacaksınız.
Davutoğlu, başta Esad, muhataplarına “Sizin birincisini seçmenizi istiyoruz” diyor, becerebileceklerine inanıp inanmamayı bir kenara bırakarak. Biz, Şam’dan ayrılırken Esad’ın ilkini seçme ve başarma şansı, çok kişi için ‘50-50’ görünüyordu. Ben, ona ilişkin daha da kuşkulu oldum hep. Dünkü gelişmelerden sonra, daha, daha da kuşkulu. Suriye’deki rejimin yapısal özellikleri ile Ortadoğu’daki değişim dinamiğini oluşturan ‘denklem’ arasında uzlaşması imkânsız bir durum olduğu kanısındayım. 

Libya’ya gelince...
Libya’ya gelince, Kaddafi, ‘Davutoğlu seçenekleri’nin ‘üçüncüsü’nü tercih etmiş görünüyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Bingazi’de ‘Fransa-Katar-Arap milliyetçileri-Arap laikleri’ koalisyonunca yönlendirilen Türkiye aleyhtarı gösterilerin kazandığı boyut üzerine yaptığı basın toplantısında söyledikleri, ‘Libya krizi’nin başından beri Trablus-Bingazi ikileminde ibrenin, ikincisi lehine en belirgin eğilmesine işaret ediyor.
Taraf tutmama görüntüsü, ‘Ömer Muhtar’ vurgusu, ‘ulusal birlik’ çağrısı, hepsi bir yana, Türkiye’nin ibresi, Erdoğan’ın önceki günkü konuşmasıyla Trablus’a oranla Bingazi’ye daha dönük şimdi.
Krizin başında “Türkiye: Kaddafi’nin utangaç müttefiki mi?” diye bir yazı başlığı atmıştım. Bunu, “Türkiye: Kaddafi’nin utangaç karşıtı mı?” diye değiştirebilme noktasına geldik. Libya, Türkiye’nin ‘üç aşamalı çözüm’üne henüz kapalı. Türkiye, ‘acil ateşkes’, ‘taraflar arasında siyasi diyalog’un başlamasını ve ‘demokratik değişim süreci’ne vakit yitirilmeksizin girilmesini istiyor. Libya’da ise iş uzun süreceğe benziyor. Ama bir tarafında Tunus, diğer tarafında Mısır, Libya arada Kaddafi rejiminin eski gücünü toplamasıyla devam edebilir mi?
Edemez. Bitti o dönem.
Bu arada, Türkiye’nin temel doğrultusunda ‘yanlışlık’ yok. Ortadoğu, ‘değişim’e gidiyor; Türkiye, Ortadoğu’nun gidiş yönünü öyle görüyor zaten.

.

http://www.radikal.com.tr/104556910455690