Devlet kapitalizmi iktidarı güçlendirir, ekonomiyi değil!

Türkiye'nin iyi ve verimli işleyen bir ekonomik sisteme ihtiyacı var. Üretmek zorundayız. Sadece üretmek de değil...
Devlet kapitalizmi iktidarı güçlendirir, ekonomiyi değil!

Bugünün küresel sisteminde ülkeleri hangi ekonomik model ileri taşır? Türkiye’nin en büyük ekonomilerden biri olabilmesi, kişi başına düşen milli gelirini artırabilmesi ve toplumsal refahı bütün kesimler için sağlayabilmesi için yaratması gereken iktisadi ekosistem nedir?

Devletin ekonomiye asgari düzeyde karıştığı, Adam Smith`in “görünmez elinin” piyasayı düzenlediği, özel mülkiyetin ve girişimciliğin ana unsur olduğu serbest piyasa ekonomisi mi, yoksa özel mülkiyet, girişimcilik ve ticaret gibi vasıfları nedeniyle bir nebze piyasa ekonomisi gibi gözükse de iktidarın dizginleri tam olarak elinde tuttuğu ve “iktidarın elinin” müdahalelerle sistemde rant dağıtımı yaparak gücü çevresinde topladığı devlet kapitalizmi mi?

Piyasa ekonomisinin beşiği AB ve ABD ekonomilerinde yaşanan finansal kriz, batık bankaların devlet eliyle kurtarılması, Çin`in yakın zamanda dünyanın en büyük ekonomik gücü payesini ABD`nin elinden alacak olması, devlet kapitalizminin temsilcisi durumundaki Rusya’nın bölgedeki jeopolitik ağırlığını artırması serbest piyasa ekonomisinin geleceği konusunda tereddütler oluşturdu.

Küresel entelektüel platformlarda yaşanan bu tartışma yeni bir kalkınma stratejisine ihtiyaç duyan ülkemizi de oldukça yakından ilgilendiriyor. Her ne kadar ülkelerin kendine özgü nitelikleri mevcut olsa, bu yerel nitelikler ülkelerin kalkınma stratejilerini belirlemede belirleyici rol oynasalar da bu akademik tartışmanın gidişatından ve dünyadaki çeşitli pratik örneklerden çıkarmamız gereken kritik dersler var.

Farklı emarelere baktığımızda Türkiye’nin adım adım devlet kapitalizmi olarak adlandırılan modele yaklaştığını görüyoruz. Piyasa ekonomisi için temel prensip olan hukukun üstünlüğü siyasi saiklerle katlediliyor. Keyfilik ön plana çıkıyor. Yakın gelecekte yaşanabilecek bir iktisadi krizin ölçüsel riskini büyütmek pahasına makroekonomik dengesizliklerin yaratacağı siyasal çalkantıyı öteleyebilmek amacıyla Merkez Bankasının üzerindeki siyasi baskı artıyor.

DEIK gibi Türkiye’nin uluslararası yatırım ve ticaretini güçlendiren bir kurum anlamsızca kamusallaştırılıyor. Vakıfbank hisseleri Hazineye devrediliyor. Çıkar çatışması yaşanan Holdingler dev vergi cezaları ile yıldırılmaya çalışılıyor, medya grupları yandaş holdinglere kamu bankalarından verilen kredilerle peşkeş çekiliyor. Arada husumet olduğu için bir banka hükümetin söylem ve eylemleriyle el birliğiyle batırılmaya çalışılıyor.

Kısacası siyasetçi kendi çıkarı için sistemi manipüle ediyor. Piyasa ekonomisinin görünmez eli yerine iktidarın eli düzenlemeler yapıyor. Yapılan bu müdahalelerin amacı toplumsal fayda değil, siyasi gücün ve iktidarın devamının sağlanması. Gücü konsolide etmek, siyasal olarak güçlenebilecek grupların önünü kesebilmek.

Türkiye’nin devlet kapitalizmi ile kalkınması mümkün değil. Rusya, Venezuela, Brezilya, S. Arabistan ve Çin gibi ülkeler devlet kapitalizmi ile kalkınabilirler çünkü onların katma değer yaratacak bir özel sektörü kuracak girişimci sınıfa bizim kadar ihtiyaçları yok. S. Arabistan, Venezuela, Rusya, Brezilya petrol fiyatları çok düşük seviyelere düşmediği sürece bütçelerini dengede tutabilecek durumdalar. Çin ise ucuz işgücü ve dev imalat kapasitesi ile dünyaya sadece düşük ve orta teknoloji ürünler satarak bile büyüyebilecek yapıya sahip.

Türkiye’nin sadece onun üzerinden ekonomisini devam ettirebileceği bir doğal kaynağı yok. Bu yüzden ülkenin iyi ve verimli işleyen bir ekonomik sisteme ihtiyacı var. Üretmek zorundayız. Sadece üretmek de değil, artık yüksek katma değerli ürünler üretmek zorundayız.

Bu da devlet kapitalizminin kapalı ekonomik rejimiyle imkânsız. Çünkü devlet kapitalizmindeki temel gaye refahın ve paylaşımın toplumun her kesimi için değil, sadece iktidar erkini elinde tutan kesimin gözetilerek yapılması. Devlet kapitalizminde iktidar her sektörde kazananları eliyle seçer. Bu kazananlar da kendine yakın gruplar olur.

Yani devlet kapitalizmi beraberinde mutlaka ayrımcılık ve kayırmacılık getirir. Ayrımcılık ve kayırmacılığın merkezde olduğu ülkeler ekonomik olarak ilerleyemezler. Yatırımcı devlet tarafından rekabetçi ortamda eşit muamele görmeyeceğini düşündüğü durumda kritik sektörlere yatırım yapmaz.

Apaçık yolsuzluğa bulaşanların sadece iktidara yakın olduğu için aklandığı bir ülkede yerli ya da yabancı işadamı hukuk sistemine ve adalete güvenmez. Yabancı yatırımcı istihdam yaratacak ve teknoloji geliştirecek uzun dönemli üretim yatırımı yerine ülkeden kısa dönemde yüksek kar ve risksiz olarak çıkabileceği finansal araçlarla ülkeye girer. Bu yatırımlar ülkeye sürdürülebilir bir büyüme sağlamaz tam tersine finansal kırılganlığı artırır.

Ülkeyi yönetenlerin kendilerinden olmayan mezhep ve inançlara mensup kişilere karşı kullandığı sert söylemlerden haklı bir şekilde ürken yetenekli ve iyi eğitilmiş bir yazılım mühendisi kendi ülkesinde yeni bir şirket kurmaya kalkmaz, yurtdışında şirketini kurar ya da küresel bir şirkette yönetici olur.

Cinsel yönelimi yahut inancı nedeniyle ülke ekonomisine yön veren temel kamu kurumlarında yönetici olarak çalışamayacağını bilen birey bu kurumlara girmeye teşebbüs bile etmez. Kısacası devlet kapitalizmi ülke için gerçek bir ilerlemeyi sağlayacak yetenekli, yaratıcı ve girişimci bireyleri ekonomiden soğutur.

Devlet kapitalizmi ülkeyi hak ettiği yarınlara taşıyamaz. Türkiye için çözüm ne serbest piyasa ekonomisi, ne de devlet kapitalizmi. Ancak toplumcu ve katılımcı bir piyasa ekonomisi ülkeye ekonomik potansiyelini gerçekleştirebilir. Piyasalar toplumsal veya ahlaki bir çerçeve olmadan işleyemez. Adam Smith`in görünmez eli 2008 krizinin temel nedenlerinden biriydi. Ama buna alternatif olarak gösterilen otoriter iktidarın eli ise dünyanın her yerinde oldukça kirli.

Merhametli ve akıllı bir elin toplum yararı için piyasalara müdahale etmesi, piyasaları düzenlemesi toplum refahı için bir gereksinim. Devlet kapitalizmi siyasal çıkar için müdahale ederken, toplumcu ve katılımcı piyasa modelinde siyaset yoksulluk, iş ve işçi güvenliği, fırsat eşitliği, gelir adaletsizliği, temel hizmetlere erişim gibi ana meselelerde kamu yararı için müdahale eder.

İşte bu yüzden ekonomik kalkınma için vicdani, adil ve merhametli olarak piyasaya müdahale edecek siyasi irade ve bağımsız kurumlar yaratmak gerekiyor. Ne görünmez el, ne de iktidarın eli ihtiyacımız olan merhametin ve aklın eli.